22 Ağustos 2011 Pazartesi

Budapeşte

13 Haziran 2011
Budapeşte' de "Keleti pu" da yani daha doğrusu keleti istasyonunda indik. Uzunca bir süre anlatım bozukluğu yaparak "keleti pu" ya da "deli pu" diye insanlara sorsak da sonrasında doğrusunu öğrendik. Pu macarcada istasyon demekmiş:) ama şu baya bir eğlenceli oluyordu: "deli deli puu deli deli puu...":)) Öncesinde trenle Çinli çocukla Budapeşte' yle ilgili konuşmuştuk, bize bir günün yetmeyeceğini söylemişti. Her yerde herkesin söylediği gibi:) Sen geç bunları kardeş bize bilgi ver dedik:) O esnada ona Deli istasyonuna nasıl gideceğimizi sordu Gönül, dönüş istasyonunun orası olduğunu düşünerek. Nasıl gidileceğini öğrendik. Budapeşte tren garında keleti istasyonunda indik. İlginçtir, Budapeşte' yle ilgili ilk izlenimimiz çok iyi değildi. Avrupa kentinden ziyade Türkiye'yi andırıyordu. Gar bakımsızdı, bizim eski terminalleri andırıyordu. Sonrasında Keleti istasyonunda Deli'ye nasıl gideceğimizi bulduk. Metro istasyonundaki haritalar işimizi baya kolaylaştırdı. Ama Budapeşte metro istasyonundaki yürüyen merdivenler bizi bitirdi, oldukça devasaydı, Tuna nehrinin altından geçtiği için metro için baya bir iniyorsun, haliyle yürüyen merdivenlerde dik, gürültülü, alçak tavanlı ve hızlıydı. Hafiften korku filmini andırıyordu:)


Deli 'ye geldikten sonra otomatik bagaj bulduk. Aldığımız forintlerle 600 forint kağıt paralarımızı bir büfeden madeni paraya çevirttikten sonra, sonrasında bagajımızı kilitledik.


En son dönüşümüzü garantilemek için bir de görevliye sorayım dedim. Viyana trenimiz bu istasyondan mı kalkacak diye. Bizim tren bu istasyondan kalkmıyormuş, bizim geldiğimiz Keleti 'den kalkıyormuş. Hafif bir hayal kırıklığı sonrası toparlandık, şehri gezmek için zaten bu istasyona gelecektik, eşyalarımızı da gezdirmiş olduk deyip kendimizi avuttuk. Haritalarımız ellerimizde düştük yollara. O sabah ben baya bir kötüydüm, resmen Budapeşte gezimizi çok net hatırlamıyorum. Trende uyumanın verdiği bir yorgunluk vardı. Evrenle ben dökülürken, Gönül bizi toparlamaya çalışıyordu. Bir de şehre ilk girdiğimiz yerler çok iç açıcı değildi. Her ne kadar aşağıdaki fotoğrafta gülümser pozlar versek de dökülüyoruz..

Buda'dan başladık şehri gezmeye, kaleye çıkınca ve oradan Peşte'ye geçince şehrin güzelliğinin tadına vardık. Deli 'den ilk çıkınca harita ile kaleye gidiş yolunu çözmeye çalışırken bir amca "zayıf ingilizcemle size yardım edebilirm diye yaklaştı", cevabını bildiğimiz soruyu bu kibar davranış üzerine tekrar sorduk, kaleye nereden gidebiliriz? :)) Kaleye çıkmak oldukça yorucuydu. Ama kaleden Tuna nehrinin manzarası buna değdi ve yorgunluğumuzu aldı.

Klasik magnet arayışına burada da girdik. Sonrasında aşağıya Peşte'de yerine getirmek üzere bu görevi erteledik. Kalede gördüğüm mimari bizimkisine oldukça benziyordu. Tabi tarihçi olmadığım ve konuyla ilgili okumadığım için detayları bilmiyorum. Ama macarların savaşçı bir toplum oldukları heykellerinden ve yapılarından kolaylıkla anlaşılıyordu. Kaleden sonra köprüden Tuna nehrini izledik. Devasa ve dalgalıydı. Sonrasında Peşte'ye gittik.


Peşte'de de trafiğe kapalı alışveriş merkezlerinin ve cafelerin olduğu caddeler vardı. Binalar oldukça eskiydi ama Prag'daki gibi özenli korunmamıştı.  Şehri gezdikten sonra magnetlerimizi aldık ve market aramaya başladık. Ama bütün marketler kapalıydı ve kapılarında "zarva" yazıyordu. Nedir bu zarva? Acaba "camiye gittim hemen döncem" mi demek diye epey bir düşündükten sonra marketin önünde karşılaştığımız bir çift kapalı demek olduğunu ve dini tatillerinin olduğunu söyledi. Bize ileride açık olan bir marketi tarif ettiler. Marketten alışverişimizi yaptıktan sonra, günün anlam ve önemine uygun olarak kilisenin önünde vaaz veren rahip amca ve abileri gördük. Saat 14:00 da acaba 15:00 trenine binip gitsek mi diye düşündükten sonra yetişmek için koşturmayalım diye vazgeçtik. Sonra Peşte 'de meydanda bir parka oturduk, ayakkabıları çıkarıp, bulduğumuz açık marketten aldığımız nevalelerle sandviçlerimizi yaptık ve afiyetle yedik:))  Ben de ancak Peşte'ye geçince kendime gelebildim.  Sonrasında 17:00 trenine bindik ve Budapeşte sayfasını da kapattık. Veeee Budapeşte'den 3,5 saat sonra Viyana kapılarına dayandık:)

13 Ağustos 2011 Cumartesi

A Clockwork Orange

Film izlemek beni genelde kendime getirir, başka dünyalara götürür, düşündürür. Filmlerde beni en çok etkileyen şey filmin orijinalliğidir. Derdini direk değil de farklı yollardan anlatması ve içindeki gizemi çözmeye çalışmamdır.
Bu akşam Cemre ve Ali'yle hoşbeş ettikten sonra 00:00 da yarım kalan "a clockwork orange" filmini izlemeye devam ettim. Filme ilk başladığımda çok ilginç bir şeyler olduğunu sezmiş ama adlandıramamıştım ve filmin nereye gideceği hakkında herhangi bir öngörüde bulunamamıştım.


Film bittiğinde doktora ders aşamasında aldığım ve bir ay boyunca kafaya taktığım kümeler teorisindeki problemleri çözerken ki gibi kıskaçtaydım. Daraldım, içim acıdı ve korktum. 

İlk dikkatimi çeken filmde ilginç ve farklı bir ritm vardı. Bunun bir anlamı olmalıydı. Hayatın bir ritmi vardır, çoğu filmde o kullanılır. Filmin konusu maceraysa ritim ona göredir, komedi ise ona göre, yavaş akıyorsa İran filmlerinde olduğu gibi daha huzurludur. Ama bunların hepsinin gerçek hayatta bir karşılığı vardır. Bu filmin ritminin gerçek hayatta bir karşılığı yoktu. Kabuslardaki ritmin aynısıydı, rüya ya da ütopya gibiydi. Filmin konusunu düşündüğümüz de o da kabus niteliğinde bir ütopyaydı.

Filmin sorguladığı etik değerler beni düşündüren konulardan biriydi. Ceza nedir? Suç nedir? Suçlu kimdir? Suçlu kişi hapishaneye cezasını çekmek için mi girer yoksa topluma kazandırılmak için mi? Suçlunun gerçekten ceza çekmesini istiyor muyuz? Böyle bir durumda biz daha huzurlu kişi daha mı iyi olacak? İyi nedir? Kötü nedir? Bu filmde bu sorular oldukça iyi bir şekilde işlenmiş. Filmde beni etkileyen diğer bir konu ise soruların işlenmesi. Film, cevapları size bırakıyor ve sizi sorularla baş başa bırakıyor.

İnsanlar hapishaneye neden giriyorlar? Cezalandırılmak için mi? Topluma kazandırılmak için mi?
Eğer amaç topluma kazandırılmaksa, onu köpek gibi eğitip kötü yönlerini yok etmek mi  gerek bu filmde olduğu gibi ya da iyi ve kötü bir aradayken sapkın seçimlerinden uzaklaştırmak mı? Filmde insanın içindeki kötü yönlerinin törpülendiği takdirde onun insanlıktan uzaklaştığını net bir şekilde görüyoruz. Ve aslında belli bir aşamadan sonra suçlu, insandan ziyade "politik bir araç" haline geliyor. Politikacıların kendi prestijlerini korumak için kullandığı bir ŞEY oluyor. 

Aslında filmde bilişsel teorilerin yetersizliğini de görüyoruz. Suçlunun kötü yönlerini yok edip günlük yaşamın içine bırakıyorlar. Ama bu kişi izole bir hayat sürmüyor, öncesinde acı çektirdiği insanlarla karşılaşıyor. İlk başta ailesi, arkadaşları ve hayatını mahvettiği aileler. Kişide her ne kadar kötü yönler yok edilse de bu kişilerle karşılaştığında aslında bir çözüm olmadığı açık ve net bir şekilde görülüyor. Çünkü bu insanlarla etkileşime giriyor, insanların tepkilerine nefes darlığı veya mide bulantısı ile cevap vermesi suçlu kişinin izole bir hayat için hazırlandığı ortaya çıkıyor. Ama hayat etkileşim ve iletişimle devam ediyor ve problemler ancak içinde var olduğu ortam ile ele alındığında daha gerçekçi çözümler elde edilebileceği görülüyor. Psikolojide bilişsel teorilerden sosyal kültürel teorilere geçiş de bu şekilde olmuştur diye düşünüyorum. 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Büyülü şehir Prag

11-12.Haziran.2011

Akşam 19:30 gibi Prag'a geldik. Eşyaları Gönüllerin kalacağı hostele bıraktıktan sonra dışarı attık kendimizi ve resmen şehre saldırdık. Gönüllerin kaldığı hostel ilginç ve etkileyici bir yerdi. Evdi, muhtemelen birisi evini kiralıyor. Evdeki eşyalar oldukça eskiydi. Dışarıdan devasa, eski ve soğuk bir bina içine girince ilk önce karşına bir iç bahçe çıkıyor. Sonra demir parmaklıkları kilitle açıp taş merdivenlerden eve geçiyorsun.


Şehrin dokusu, mimarisi ve sokakları büyüleyici ve oldukça etkileyici. Arnavut kaldırımlı sokaklar o kadar dar ki her şey orada hapis kalmış; tarih, hisler, kavgalar, aşklar, savaşlar... Haliyle yürürken hisler sana eşlik ediyor.

O akşam herkes gibi ağzımız açık bir şekilde Charles köprüsüne kadar yürüdük. 23:00 da Kristina'yla bulaşacaktım. Onun tarifine göre metroya binip Ladvi istasyonunda inecektim. Ama şehirden ayrılmak ne mümkün. Mesaj attım 22:50 de binsem uygun olur mu diye? Sorun olmayacağını hala yolda olduğunu söyledi. Ama demeseydi dedim bir yandan da çünkü gidip gitmemekte kararsızdım. Gönüllerin kaldığı yerde kalmak da istedim, hem yer vardı hem de çok hoştu. Ama bir yandan da sözleşmiştik onu görmek de istiyordum. Derken 23:00 gibi Gönül ve Evren beni metroya bıraktılar. Tren istasyonun orda biraz tedirgindim çünkü ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Tedirginliğim daha çok ortamın kalabalık olup olmamasıyla ilgiliydi. Yoksa Kristina'yla ilgili herhangi bir tereddütüm yoktu.  Metro baya kalabalıktı ve halktan insanlar vardı haliyle :) Turistler dışında birilerini görmek güzeldi. Çoğu ingilizce bilmiyor. Durağı sordum ingilizce bilen genç bir kız doğru yön olduğunu söyledi. Zaten durak isimleri de hem yazıyor hem de söyleniyordu. 23:10 gibi ladvi metro istasyonunda indim. Ama bekleyen kimse yoktu dışarı çıktım. Kristina, mesajında dışarıda çin restaurantı ve bar olduğunu orada bekleyebileceğimi söylemişti. Merdivenlerden dışarı baktığımda dışarısı oldukça karanlıktı ve kimse yoktu. En aydınlık ve kişi yoğunluğu en fazla yer olan (3 kişi) bilet satılan yerde beklemeye başladım. 23:30 oldu hala kimse yok, mesaj attım, yolda olduğunu geleceğini söyledi. Sonrasında gene gelen yok giden yok. 24:00 da tekrar mesaj attım. Bu arada öncesinde metroda çalışan görevlilere kaça kadar açık olduğunu sormuştum 01:00 e kadar açıkmış. Öyle olunca en kötü ihtimal gelmezse geri dönerim diye planlamıştım. En son metro için hala zamanım vardı. Sonrasında Kristina aradı, uyuyakaldığını kuzenin ve halasının beni almaya geldiklerini ama ingilizce bilmediklerini benim almanca bilip bilmediğimi sordu. Ben de sorun olmayacağını arkadaşlarımın yanına dönebileceğimi söylemeye çalışırken sözümü keserek hayır hayır zaten yoldalar geliyorlar dedi tabi bir yandan da özür diliyor. Ben telefonla konuşurken halası ve kuzeni geldi. Halası kolları açmış çek aksanıyla "Elçin" diye sesleniyordu. Gülerek bir aile koruması ve sıcaklığı ile Elçin diye biri bana yaklaşıyordu :) Teyzesi almanca biliyormuş, kuzeni de biraz ingilizce. Sarıldık, koklaştık, arabaya bindik gidiyoruz, artık yapcak birşey yok dedim:) Önce zannettim ki halası gile gidiyoruz. Yolda halası ile bakışıp gülüyoruz bir yandan, bu arada arabadaki herkes alkollü. Sonra Kristina'nın evine mi gidiyoruz diye sordum. Nitekim öyleymiş:) Öyle olmasa da yapacak birşey yoktu bu saatten sonra. Metrodan sonra arabayla baya bir gittik 10 dakika falan tabi ben bir yandan da sabah dönüşü düşünüyorum. Neyse geldik, Kristina beni aşağıda apartmanın önünde bekliyormuş geldi hemen hala ve kuzenlerle vedalaştık. Kristina özür dilemeye başladı," dedim tamam korkma kötü referans yazmıcam" . Party'den yağmurdan dolayı geç dönmüşler ve yolda ailesine metroya gitmesi gerektiğini söylemiş ve Cs'den bahsetmediği için de neden gitmesi gerektiğini söylememiş. Sonra yolda uyayakalmış zaten alkollüydü. Eve gelmiş tam kapıyı açarken aa ben birşey unuttum diyip ben aklına gelmişim:) Hale bak yaa sokakta unutulan kedi muamelesi gördüm resmen:( Tabi bu durum benim metroda 1 saat beklemem sebep oldu. Neyse sonra eve geldik. Hediyelerini verdim, lokum ve bileklik. Bunlar çok olmuş dedi ben de içimden ee yani biraz öyle oldu ama getirmiş bulundum. Biraz daha özür diledikten sonra, bana Prag da gidilecek yerlerle ilgili bilgi verdi. Çok yakın bir arkadaşının eşi Ankaralıymış ondan bahsetti. Gezdiği ülkelerden benim rotamdan biraz konuştuk. 1 günün Prag'a yetmeyeceğini söyledi gene. Ben de anlamıştım ama yapcak birşey yoktu. Duş aldıktan sonra bana evden metro istasyonuna nasıl gidileceğini harita üzerinden tarif etti. Yürüyerek gidebileceğimi ve buraların güvenli olduğunu söyledi. 01:00 gibi uyuduk ve ben 07:00 de kalktım ve çıktım evden. Bulunduğum semt Eryaman'ı andırıyordu, sessiz sakin ve yeşildi. Tabi pazarın o saatinde ne gibi bir atraksiyon olabilir:) Yolda 5-6 kişiye sorarak metro istasyonuna 20 dakikada vardım yürüyerek. Bu arada kimse ingilizce bilmiyor. İşaret diliyle ve elimdeki haritayla anlaşıyoruz. Sonra marketten ekmek ve peynir alıp hostele gittim. Kahvaltımızı yaptık süperdi.

Sonrasında Prag'ı keşfe çıktık. Önce saat kulesinin olduğu meydana doğru yürüdük, hafif yağmur çiseliyordu. Saat 11:00 de saat kulesinin başında bir sürü insanla birlikte çoğu kişinin ellerinde şemsiyeler hayranlıkla saatin çalışını izledik, sonrasında kulenin tepesinde çalınan trompeti dinledik. Bize göre gösteri onların rutini olan bu enfes olayı alkışladık. Çok güzeldi. Sonra yağmur artmaya başladı ama biz yürümeye devam ediyorduk. Köprüyü geçtikten sonra kuytu bir yerde yaptığımız sandviçleri meyve suyumuzla yedik. Gönül baya ıslanmıştı bu arada yağmurdan. Orada bir şeyler yerken biraz kurudu. Onun üzerine giyecek birşeyler ararken girdiğimiz hediyelik eşya dükkanlarında Gönül ısındı. Sonra gözümüze biranın 29czk olduğu bir yer kestirdik dönüşte oturmak için. Bir önceki akşam Gönül ve Evren ben Kristina'ya gittiğimde  denemişler çok güzel olduğunu söylemişlerdi. Ben de denemek için sabırsızlanıyordum. Charles köprüsünden karşıya geçyikten sonra kale ve civarını gezdik. Kaleden şehir manzarası çok güzeldi.
Evler çok canlı ve şirin görünüyordu. Sıra yemek yemedeydi.Yemek için giderken seçtiğimiz mekana gittik. Baya eski bir yerdi, tarihini hatırlayamadım şimdi. Burada çek yemeklerinden deneyelim dedik.  3 farklı yemek aldık birbirimizinkinden denemek için, bana gelen yemek güzeldi, etin yanında lahana salatası vardı onun içinde de domuz eti varmış pembe pembe afiyetle yedim:) Böylelikle ilk domuz etimi de yemiş oldum. Gönül'ün yemeğinin sosu tatlıydı, bifteğinin üzerinde de krem şanti vardı.Genel olarak fena değildi ama karnımız doydu. tabi esas önemli konumuz biraydı ve oldukça iyiydi. Bir bira içtim ve beni çarptı:) hafif çakırkeyf oldum.

Sonrasında azcık leyla gezdim, çok değil ama azcık:) Tabi yorgunluğunda etkisi vardı. Buradan sonra 1499 yılında yapılan ilk birahaneye gittik. İçeriden aynı filmlerdeki gibi akardiyon sesleri geliyordu, insanlar bira içiyorlardı. Hala birahane olarak kullanılıyormuş. Burada da bira içmek canımız çekti ama amaçtan sapacaktık o sebepten oturmadık.
Sonrasında yahudi mahallesini gezdik. Ortam birdenbire acayip değişti. Mağazalar çok şıktı ve muhitin zengin olduğu her halinden belliydi. Yahudi lokantası gördük burada da yemek yemek isterdim. Sonrasında adaya gittik ve en son pilimiz bitince eski kent meydanına geri döndük ve ayakkabıları çıkarıp oturduk. Ohh bee dedik.
 Biz oturduktan hemen sonra bir adam tekerlekli sandalyedeki bir adamı sürükleyerek geldi yanımızdaki banka oturdu. Tipi ilginçti, üstü başı dağınık, dilenci desen dilenci değil, değişik biriydi. Sonrasında yanlarına bir kadın ve bir adam gelip gitti. Kendi aralarında çekçe konuşup gittiler. Sanki çete gibi gözüküyorlardı, tekerlikli sandalyeyi sürükleyen adam da ele başı gibi görünüyordu.  Sonrasında bu adam bizden özür diledi, tekerlekli sandalye hafif önümüzde duruyordu onun için. Sorun olmadığını söyledik. Sonra Italino dedi bize, Turkish dedik. Anlamadı, sonra başladı ülkeleri saymaya Finnish, Swish.... Bu arada Evren ve Gönül yavaştan gerilmeye başladı ve dialogtan koptular adam anlatmaya çalışıyor birşeyler ve anlamaya çalışıyor ama nafile ingilizce bilmiyor. Ben de sustum ama yok hala devam ediyor. Ekip iyice gerildi. Bu arada adam eline yavru köpek aldı, onu gösteriyor beni gösteriyor baby demeye başladı. Sonra beni işaret etti bekle dedi ve bir yere gitti. Bir baktım arkadaki parktan çiçek koparıp gelmiş. Onu verdi bana, teşekkür ettim ve kalkıp gittik. 

Son kez köprüye yürüyelim dedik son son bir görelim diye. Tabi Prag'a doymak mümkün değil. Bence Prag'da en az bir hafta kalınmalı. Gündüz geniş geniş gezip, güzel bir akşam yemeği sonrası mutlaka bale, opera gibi sanatsal bir etkinliğe katılmak gerekir. Tadı ancak böyle çıkar gibi geldi. 

Şimdiye kadar beni en çok etkileyen şeylerden biri de sokak gösterileri oldu. Yolda yürüyorsun birden bire karşına müzik çalan bir ekip çıkıyor, atmosfer değişiyor aniden. 

Gönül ve Evren'nin bir önceki gün pizza yediği restorana gittik saat kulesinin hemen yanında. Pizza süperdi. sabahtan hostelden çıkış yaptığımız için çantaları emanete vermiştik. 23:00 a kadar onları almamız gerekiyordu. 22:30 da kalktık çantalarımızı aldık ve 00:04 trenimizi beklemeye koyulduk. Bu arada yorgunluktan ölüyoruz, neyse ki yataklı vagon aldığımız için uyuyacağımızı düşünüp dinleyeceğimizi hayal ediyoruz. Tabi bir yandan da oda arkadaşımızın kim olacağına dair geyikler yapıyoruz. 23.30 gibi tren geldi gittik, gittik ki ne görelim, bir oda arkadaşımız değil 3 oda arkadaşımız var!!! Neyse ki oda arkadaşlarımız çekik gözlü asyalı kardeşlerimizdi, çocuklar iyiydi de oda minicikti odanın küçüklüğünü görünce daraldım ben. Dedim yatamam burada çok zor. Çantayı nereye koydan nasıl yatcam? Aaaaaaa çığlık atasım geldi. Gönül yan odadaki insanların çantalarını yataklarının başucuna koyduğunu görmüş, işe öyle başladık çantaları koyduk. Görevli çarşaf battaniye getirdi onları serdik. Sonrasında ben yatağa yatmayı başardım, yatakta oturmak mümkün değil iki büklüm durabiliyorsun. Görevliye iki büklüm şekilde biletleri uzattım. Kontrol için biletleri aldı sabah 07:00 de getireceğini söyledi. Şimdi benim problemim kapının kapalı olması idi. zaten oda küçücük üzerime geliyordu her şey, neyse ki oda arkadaşlarımızı kapının açık olması konusunda ikna ettim. sonra baktım olmayacak kapı açık olunca da çok gürültü oluyor sonrasında kapattık kapıyı. Sonrasında bir kafamı koyduğumu bir de sabahın olduğunu hatırlıyorum.

5 Temmuz 2011 Salı

Amsterdam-Berlin-Prag treni

11.Haziran.2011

7:04'de Amsterdam'dan trene bindik, Duisburg'a 09:05'de geldik. Tren garına indik, aktarma yapmak için 1 saatlik bekleme süremiz vardı. Havada oldukça soğuktu, sıcak su alıp çorba içelim dedik. Tren garında ingilizce konuşan kimse bulamadık.  Ümitsiz bir şekilde yukarı trene bakmak için çıktığımızda "yardımcı olabilir miyim" diye bir ses duyduk. Türk bir amcamız orda çalışıyormuş. Ondan sıcak ne demekmiş öğrendik heiss. Babamın bana öğrettiği Almacayla cümlemiz tamamlandı: "geben sie eine heis wasser?" dedik sonra parmakla da 3 ü işaret edince 3 sıcak suyu 1 euro ya aldık.Çorba baya iyi geldi. Sonra 10:05 de Duisburg'dan bindik. 14:32 de Berlin'de olmamız gerekiyordu. Tren 4 dk. gecikti,Prag'a giden diğer tren 14:48 deydi. Biraz heyecanlıydı geçişi kaçırmamak için telaşlandık. Ama yetiştik:) Şimdi Berlin prag trenindeyiz. Manzara oldukça güzel, kompartmanlı trenle gidiyoruz. Sadece 3 müz varız öncesinde tuhaf bir amca vardı, beden dilimizle onu kendimizden uzaklaştırdık:) nihahah yaşasın kötülük!

Bugün 3 ülke gördük: Hollanda, Almanya ve Çek Cumhuriyeti. Az önce de kompartmanda bir priz keşfettik, çok sevindik. Su ısıttık ve kahvemizi içtik. Birşeyler atıştırdık. Tam su ısıtırken görevli geldi, biletlerimizi sordu ve ingilizce konuşuyordu. Sonunda ingilizce konuşan biriyle karşılaştık:) Adam baya sevimliydi. Ben de kahve isterim dedi Türk olduğumuzu öğrenince binbir geceyi izlediğini söyledi:)




Çek cumhuriyetine girince mimari tamamen değişti. manzara çok güzel.

                                        
Ve 19:30 gibi Pragdayız...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Amsterdam

9-10 Haziran 2011

İstanbul'dan 3 saatlik uçak yolculuğu sonrası Amsterdam'a geldik. Pasaport kontrolünden geçerken Polis dedi: Neden geldiniz? dedik gezcez biz Amsterdam'ı:) Bize, otel reservasyonlarını (neyse ki çıktıları yanımızdaydı), yanımızda ne kadar para olduğu herhangi bir resmi belge istemeden sözlü olarak sordu. Zaten görevlinin de hadi hemen cevap verin de geçin der gibi bir hali vardı. Amsterdam'a resmi olarak da giriş yapmış olduk böylece, çantalarımızı sırtlandıktan sonra sıra geldi merkeze tren istasyonuna gitmeye . Metroya ya da trene binmek için etrafımızdaki tabelalara bakınırken bilet alınan otomatik makinelerden biri gözümüze çarptı. Başladık karıştırmaya nedir, nasıldır anlamaya çalışıyoruz. Bu esnada birisi bize yardım edebileceğini söyledi. Bozukluğumuz olmadığı için kredi kartımızla biletleri aldık. Bu otomatik makinelerle de böylece tanışmıştık olduk. Tren garında indik, ilk yapacağımız iş bundan sonraki tren rezervasyonlarıydı. Uluslarası bilet ofisini bulduk başladık sıramızı beklemeye. İyi az sıra var deyip sevinirken bir baktık insanlar yarım saat kalıyorlar. Çünkü bizim buraya gelmeden yaptığımız işi onlar şimdi bilgisayar başında görevliyle yapıyorlar gideceklere yerlere karar veriyorlar. Çalışan görevlinin sabrı beni oldukça şaşırttı. Neyse sıra bize geldi, muhteşem planımızı gururla görevliye uzatırken, ilk şoku Berlin treninde yer kalmadığını öğrendiğimizde yaşadık:S Şimdi napcaktık, sonra anladık neden uzun süre beklediklerini insanların:) O zaman Berlin'i geçip direk Prag'a gidelim dedik. Amsterdam'da 1 gün daha fazla kalacaktık. Bu durumda yapacak çok da birşey yoktu. Sonra zorla bir de Prag Budapeşte rezervasyonumuzu da burda yaptırdık. Sonrasında, Gönül ve Evren'nin kalacağı hostele doğru yürümeye başladık, yürümek oldukça keyifliydi. Yeni yerler görmenin de heyecanıyla,hemen makinalara sarılıp bir çöplüğün yanında ilk fotoğraflarımızı çektirdik:)

Eşyaları bırakıp hostelde Ayşe teyze sponsorluğunda birşeyler atıştırdıktan sonra attık kendimizi sokaklara. Elimzideki haritalarla kendimize bir rota belirlyeip başladık yürümeye. Ve burda iki gün geçirmenin de rahatlığı da vardı artık. Amsterdam'da beni en çok etkileyene şey kanallar, bisikletliler ve çiçekler oldu. İnsanlar kaç yaşında hangi koşullarda, hangi kıyafetle olursa olsun bisiklet kullanıyorlar. Tabi bisiklet yolları öncelikle bizi baya bir affallattı. Bisiklete hürmet etmeye alışkın olmadığımız için bisiklet yollarını unutup orda yürümeye başlıyorduk. Bir zil sesiyle kendimize geliyorduk sonrasında:) Sessiz sakin arka sokaklarda baya bir yürüdük, Jordan bölgesi çok güzeldi ve sessiz de turistlerin çok fazla uğramadığı genelde Amsterdam yirlisinin yaşadığı bir bölgeymiş. Bazı insanların neden turistlerin uğradığı yerleri çok tercih etmediğini de burda çok iyi anladım.


 Merkeze geldiğimizde zaten her yer kafayı bulmuş turistlerle dolu. Coffe shoplar, sex shoplar ve red light streetin turizm materyali haline geldiği bir memleket. Turizm öğesi olarak bunları göreceğim aklıma gelmezdi. Bir çok yerde yasak olduğu için gizli saklı yapılan şeylerin burda alenen görmek, evet ya işte bu herşey özgürleşmeli fikri uyandırmadı ben de. Biraz tuhaf geldi herşeyin alenen yapılması. Bilmiyorum hangisi doğru??? 

Akşam olmadan zaten benim kalacağım evi bulmuştuk. Singel caddesinde kanal kenarında şirin bir ev:)) Tabi görünce şok olduk, yeri süperdi.

Tabi bu arada hala hava kararmadı saat 21:00 gibi Gönül ve Evren hosteline gittiler ben de Singel'deki şirin evime:) Evin yeri merkeze 5 dakika yürüme mesafesindeydi. Evin önüne gittiğimde Madda çöpü atmak için dışarı çıkmıştı. Fotoğraflardan tanıdığım için hemen atladım. Selam ben Elçin diyerek:)) Sonrasında eve girdik, ev 1 oda girince var, 1 oda da aşağıda var. Yukarda mutfakla bir oda, aşağıda da yatak odası ve banyo ve tuvalet var. Oldukça şirin bir ev ama penceresi yok. Marco işte olduğu için onunla tanışamadım. Madda'ya baya bir konuştuk, çok şirin biriydi. Amsterdam'da bir italyan olmanın nasıl birşey olduğunu anladım:) Onlarda Amsterdamlıları oldukça soğuk ve donuk buluyordu. Burda 2 yıldır yaşıyorlarmış ama gene ülke değiştirmeyi düşündüklerini söylediler. Ayrıca Madda ile Türk ve İtalyan kültürlerinden konuşurken baya bir ortak nokta bulduk. İtalya'da eski insanların nazara inandıklarını ve bunun için kırmızı biber astıklarını söyledi. Ayrıca evdeki kilimde beni benden aldı:) Ayrıca Amsterdam'daki turizm anlayışıyla ilgili de konuştuk. Genelde buraya İnglizlerin çok fazla geldiğini içmek ve red light street için. Özel olarak bekarlığa veda partilerini yapmak için buraya geliyorlarmış. Hollandalıların 18 yaşındayken otlardan denediklerini sonrasında devam edenin çok olmadığını ve bu konuda iyi eğitildiklerini söyledi. Cemre'ye benzettim Madda'yı oldukça mütevazi ve beni rahat ettirmek için elinden geleni yaptı eksik olmasın. 


 Ertesi gün de sabah Madda da erken kalkmıştı benimle birlikte, bana kahvaltı hazırladı. Sonrasında 10:00 gibi ekiple buluştuk. Asıl görevimiz olan yürümeye başladık. Bugün için biraz daha şehir dışında biryerlere gidelim dedik, çünkü 1 gün içinde merkezi bitirmiştik. Vondelpark'a doğru yürüyeşe başladık. Vondelpark gerçekten çok güzel, huzurlu ve dinlendiriciydi. Oraya vardığımızda çimlere yatıp, dinlendik birşeyler atıştırdık. 



Bir gün öncesinden Madda ile dışarda bir yerde buluşmak için sözleşmiştik. Talia diye italyanların açtığı bir restoran varmış. Bana onların CS den gelen insanlara yardımcı olduklarını ve arası sıra orada CS meetinglerinin düzenlendiğini söyledi. Gönül ve Evren' e de söyledim onlar da geldi. Biz oraya gittiğimizde Madda henüz gelmemişti. İlginç bir yerdi, alt katında birileri müzik yapıyordu. Girişte büfe ve internet vardı. Biz hemen internete saldırdık ve işlerimizi hallettik. Gönül ve Evren ortamı çok sevmediler, gittiler. Ben de Madda yı beklemeye başladım. Buranın sahibiyle biraz konuştum. Burada sattıkları pizza ve makarnaları kendileri yapıyorlarmış. Madda gelince şöyle bir baktı çok da kalabalık olmadığını söyledi ve biz de çok kalmadan ayrıldık. Ertesi gün sabah tren için sabah oldukça erken bir vakitte evden ayrıldım, Madda'yla vedalaşarak evden ayrıldım.

30 Haziran 2011 Perşembe

interrail hazırlıkları

İlk önce bu gezi olayı nereden ve nasıl ortaya çıktı ondan bahsedeyim. Gezmek istememdeki en büyük motivasyon şimdiye kadar okuduğum gezi bloglarıydı. Üniversitede çalıştığım için de gezmek sanki kongrelerle olur algısı sağlam bir şekilde oturuşmuş bende. Neyse hal böyle olunca sürekli yurt dışı kongreleri araştırıyorum, nerde ne var, şeklinde. Bir tane Yunanistan'da buldum haziran 19 -21 arası olacak olan bir kongre. Buna göre biz hayallere ya da planlara başladık. İşte yunanistan öncesi biraz yukarıdan Almanya'dan başlarız ucuz bilet var, ordan viayana-prag-budapeşteye gideriz,derken derken. Bir baktık ki bu kongre bizim gezi planlarını sıkıştırıyor ve kongresiz daha rahat plan yapıyoruz. O zaman akademik takılmaya hiç gerek yok direk amaca yönelik işimize bakalım dedik ve planımızı yaptık. Uzun uğraş ve çabalar sonucu gezi planımızı şöyle çıkardık:
Amsterdam-Berlin-Prag-Viyana-Budapeşte-Stuttgart , buraya kadar herşey hemen hemen netti. İnterrail biletini 15 günlük sınırsız aldık, çünkü ilk 8 günlük kısım netti ve sonrası için Balkanlardan Türkiye'ye döneriz diye planlamıştık. En azından bilet karar vermek için bizi sınırlamayacaktı.Bunun fiyatlarını da raildude.com adresinden görebilirsiniz. Bizim aldığımızı bilet global pass 15 günlük sınırsızdı, ve de 26 üstü olduğumuz için kişi başı 400 euro verdik. Bileti Ankara TCDD ofisinden aldık orada interrail biletlerini satan bir ofis var diğer bilet satan ofislerden farklı bir yerde, nerde diye sormayın adını unuttum:) Ama kime sorarsanız gösterir. Ödemyi de TL olarak yapabiliyorsunuz o anki kur üzerinden çeviriyorlar, isterseniz kredi kartı ile de ödeme yapabiliyorsunuz.

 İnterrail biletini de aldıktan sonra  Gönül ve Evren kalınacak yerleri hostelworld.com' dan reservasyonlarını yaptırdılar ben de cocuhsurfing.com  ' dan host larımı ayarladım. Tren saatlerini de yazmıştık tren numaraları ile birlikte reservasyon yaptırırken elimizde hazır olması için. Tren saatlerini ayarlarken şu adresi kullandık: http://plannerint.b-rail.be/bin/query.exe/en?L=profi& burada dikkat etmeniz gereken şey arama yaparken belli aralıkları gösteriyor saat dilimi olarak. Sayfanın sağ altına doğru yazan time kısmından saati değiştirirseniz istediğiniz zamana yakın saat aralıklarındaki tren saatlerini bulabilirsiniz. Nitekim bize baya bir kolaylık sağladı bunlar planımızı netleştiriken. Önceden karar vermek işinizi baya kolaylaştırıyor çünkü ü o esnada karar vermek zor ve yorucu oluyor.

Vize için ise ilk yerimiz Amsterdam olduğu için Hollanda büyük elçiliğine başvuruda bulunduk. İlk başta oranın vizeyi rahat bir şekilde verdiğinden haberdar değildik, sonrasında öğrendik ve vize işlemlerimiz 3 gün içinde sonuçlandı. Daha önce interrail yapan arkadaşlardan öğrendiğimiz kadarıyla onlar avrupadaki gezi programlarını reservasyonlarıyla birlikte eklemişler. Hangi günlerden hangi ülkelerde ve hangi hostellerde kalacaklarını yazılı bir şekilde planlarını elçiliğe vermişler. Bir de ğere böyle bir plan yapıyorsanız vizeyi alacağınız ülkede daha çok kalacağınızı belgelmeniz gerekiyormuş, yani planınızda en çok güne bu ülkeyi ayırmanız gerekiyor. Tabi bu baya bir mesai ve zaman istiyor. Biz ise şöyle yaptık, nasıl olsa schengen vizesi alacağız Avrupada çoğu ülkede geçerli dedik. 10 gün Amsterdam'da kalacağız diye reservasyonlarımızı ayarladık. Hostelworld' dan bir hesap açtırdık. Reservasyon için ise kalacağınız hostelin ücretinin %10 nunu ödüyorsunuz. Kredi kartından onu ödedik. Sonrasında vize çıkınca zaten bu reservasyonları iptal ettirdik. Eğer belli bir zamana kadar iptal ettirmezseniz, arkadaşlar sizden hostllerin ücretlerini bir güzeş alıyorlar çünkü oan dikkat edin:) Altta yazan minik yazılara ihtiyacınız olabilir. Veeee 90 günlük schengen vizemizi başvurudan 3 gün sonra aldık:)

Sonrasında sıra geldi, hazırlıklara. Bir Türk olarak en önemli mevzu yeme içmeydi. Bu konuda Avrupa'da ve Hindistan'da gezmiş ve baya bir tecrübesi bulunan bir Arkadaşımın annesinden tavsiyeler aldım. Yanımıza ısıtıcı, çay, ıhlamur, hazır çorba, galeta, kuru üzüm gibi şeyler olmamızı önerdi. Çünkü vaktimizin çoğu trenlerde ve yürüyerek geçecekti bu noktada bize hızır gibi yetişeceğini düşündük bu arkadaşların. Nitekim öyle oldu. Ayrıca pasaport ve paralarımı koymak için bel çantası şeklinde minimum incelikte, kıyafetin altından takılan çantalardan aldım, Erinç'in çaba ve gayretleri sonucu. Daha öncesinde yurt dışına çıkmadığım için önemi ile ilgili çok fikrim yoktu. Ama baya bir işime yaradı. Pasaportum ve paramın nerede olduğuna dair kafam rahattı. Gezi boyunca herhangi olumsuz bir şeyle karşılaşmasam da.  İlaçlarımızı da aldık tabi bu arada vitamin ve ağrı kesici hariç kullanmasak da, onların listesi de aşağıdaki gibi:
ishal için reflor
bulantı, kusma için emedur
mide sıkıntısı için renine
antibiyotik olarak cipro
vitamin

Kıyafet olarak da oldukça azdı aldıklarım ve isabetli bir karar olduğunu da gidince gördüm. Sadece şemsiye almamıştım. Eğer kuzey ve doğu Avrupa'ya gidyorsanız almak gerekliymiş.

Gezi planlarını, tren saatlerini not ettiğimiz ve sonrasında günlük görevi de görecek olan çok fonksiyonlu not defterini de minik çantama attıktan sonra, büyük çantamı hazırladım düştüm yollara...


28 Şubat 2011 Pazartesi

Kings of Limbs

Radiohead yeni albümü "Kings of Limbs" le karşımızda. Bilmiyorum Ok Computer'ın yerini alabilecek mi? Henüz 1 kere dinleyebildim, bir 30 olsun kararımı veririm:)  Hayattan beklediğim tadı bulabilidiğim grup, her zaman yeni, her zaman bambaşka. Thom Yorke'un Lotus Flower daki dansı muhteşem.  Evet evet ben de istiyorum dedirtiyor. Bakın süper!

8 Şubat 2011 Salı

içimdeki aydınlık kararıyor, ben korkuyorum

Önceden beyazdım, görmüyordum. Gördüm içimdeki beyaz azaldı. Sonra farkettim, düşündüm, sorguladım kendime yabancılaştım. İçimdeki aydınlık beni yordu. Işık sönmeye başladı, ortalık karardı ve ben korkar oldum.

27 Ocak 2011 Perşembe

çöp

Aslında bu yazıyı yaklaşık 2 ay önce yazmayı planlıyordum ama malumunuz blogu epey bir boşladım. İş güç mevzu. Aşağıda gördüğünüz fotoğraf yemesine dikkat eden oda arkadaşımın 2010-2011 güz dönemine ait çöpüdür. Tabi bu bir dönemlik çöp değil sanırım 1-2 günlük çöp, tabi burası bizim önemli çok mühim toplantılar yaptığımız masamızın altındaki çöp, ortak kullanım alanı, ihale tek kişiye de kalmasın. Bizimkiler de çok farklı değildi bu güz döneminde anlamadık gittik. Odacanak yuvarlanmaya başlayacaktık ki, spora başladık Gönül'le beraber, Hilal hocam da yemesine daha da bir dikkat edince demeyin keyfimize oda kokuşmuş spor ayakkabılardan ıslak havlulardan geçilmiyor. Spor kokusu spor, hoş süper:)

Bir sana bir de bana...(Baba Zula&Brenna MacCrimmon)




Bulutların üstünden 

Bıraktım ben kendimi 

Sonunu düşünmeden 

Duygular sarınca beni 

Gizlice tuttum elini 
Yüzüne baktım usulca 
Gözlerin fısıldadı ah 
Mutluluğu yavaşça 
Çiçeklerin kokusu 
Dalgaların şarkısı 
Rüzgarın fısıltısı 
Bir sana bir de bana 
Bahçede hanımeli 
Gökyüzünde yıldızlar 
Yağmurun narin sesi 
Şimdi bir anlamı var 
Aşk nasıl da kırılgan 
Sus dedim ama olmadı 
Kalbimden ismin geçti ah 
Kimseler duymadı 
Çiçeklerin kokusu 
Dalgaların şarkısı 
Rüzgarın fısıltısı 
Bir sana bir de bana