21 Mart 2010 Pazar

Bahar



Bahar gelmiş
Gördüm ama hissetmedim
Duyuları tek bir kanaldan alsaydık
Hem görüp hem de hissederdim
Farketmezdim


13 Mart 2010 Cumartesi

Sızmak

Sızmak istiyorum, neye mi? Hislerime, yaşananlara, hayata... Sanki tüm bunların çevresinde dolaşıp duruyorum ve içine giremiyorum, benliğimde hissedemiyorum, her şey benden ırak ama benimle. Hissedemedikten sonra benimle olmasının anlamı ne peki?  Bu çelişkileri seviyorum aslında, neden mi? Sadece gördüğüm için, peki görmek çözüm mü, yok değil, ama canlı tutuyor beni.

12 Mart 2010 Cuma

Flatland

                                                  
İki boyutluların yaşadığı evreni geçen sene Matematik felsefesi dersinde uzun uzadıya konuşmuştuk, çok eğlenceliydi.  The Big Bang Theory' nin 3. sezonunda izlediğim bir bölümünde, Sheldon, Raj'ın kızlarla buluşma isteği yerine, iki boyutlu evren oyununu oynamayı teklif ediyordu. Sheldon'un muhteşem duygusal zeka yoksunu davranışlarından biri daha :)  Buradan esinlenerek, Flatland filmini izledim.
http://www.flatlandthemovie.com/


Film, 2 boyutluların yaşadığı bir evrende geçiyor, bu evrende yaşayanlar da daireler, üçgenler, kareler ve az da olsa çokgenler. Ne kadar az kenarın varsa itibarın o kadar artıyor (Ye kürküm ye mevzu). Haliyle, daireler evrenin patronları ya da idarecileri mi demeliydik. Adamlar da kenar bile yok, vay be:)  Bu iki boyutlular evrenlerinde mutlu mesut yaşıyorlar. Ama çokgenlerle ilgili problemler var daireler tarafından  istenmiyorlar, diyorlar ki: bu kadar çok kenarlılar ülkeye zarar:) .  Başroldeki  kare (grandpa) 3. boyutun varlığını rüyasında görüyor, ona malum oluyor yani:) En sevdiğim sahne bu rüya kısmıydı. Daha sonra torunu çokgen de 3. boyutun varlığından haberdar oluyor. Kare, bunu dile getirildiğinde, bu zaman ve koşullara göre aykırı olan bu düşüncesinden dolayı  hapse atılıyorlar. Çünkü 3. boyutu ispat etmesi için  somut bir şekilde göstermesi gerekli, ama bunu tek başına yapamıyor. Neyse ki rüyasında gördüğü küre geliyor ve kendini gösteriyor. Halk şaşkınlık içinde, şimdiye kadar bildikleri doğrunun yanlışlığıyla sarsılıyorlar, ta taa:)  Böylelikle kare hapisten kurtulmuş oluyor ve 3. boyutun varlığından haberdar oluyor iki boyutlular. Güzel bir filmdi.

Düşünsenize belki de 2 boyutluların evreninde yaşayan insanlar var, ama onlar bizden habersiz yazık ki, tabi biz de onlardan. Bu durum şu soruyu akla getiriyor, acaba bizim de haberimizin olmadığı 4. boyuttaki varlıklar bize 4. boyuttan nanik yapıyorlar mı acaba? Zavallı 3 boyutlular:)

11 Mart 2010 Perşembe

postcrossing


Postcrossing e 650 gündür  üyeyim, yani 1 ylı aşkın bir süredir. Bu kadar hafızası kuvvetli birisi değilim tabi ki de, bir siteye kaç gündür üye olduğunuzu bilmek fikri korkunç! Eksik olmasın site yönetimi düşünmüş yazmış. Postcrossing bana mektup arkadaşlığını anımsatıyor.
Eskiden mektup arkadaşlığı için IYS ye üye olurduk adres talep ederdik, 1 dolardı sanırım üyelik. Ama üyeliği yapan kişi sen isen sana fazladan adreste geliyordu, motivasyon unsuru :) İşte böyle, adres gelirdi yazardık, cevap gelmezdi, bazen de gelirdi karşı taraftan, benim Hindistan' dan bir arkadaşım olmuştu ismi Shawn Remedious du. Peki ismini nasıl hatırlıyorum ,hatırlıyorum çünkü adresi Remedious Buildings die başlıyordu bu ben de aile apartmanları olduğunu düşündürmüştü. İki kere mektuplaşmıştık sadece. Ama tabi en esaslı (ne demekse artık, sanırım uzun süreli demek istedim) mektup arkadaşım hazırlık sınıfında Pamukkale'ye gittiğimizde üzerine atladığım Japon' lardan biriydi :) İsmi Minao Honda  idi tam 9 yıl mektuplaştık, sonra benim tembelliğim yüzünden haberleşmemiz kesildi, internet üzerinde de izini bulamadım. İyi iz bulurum ama nasıl kaçtı bilmiyorum artık.
Asıl mevzu tabi Postcrossing den bahsetmekti ama nostalji yaptık biraz. İşte Postcrossing 'de de sistemden adres alıyorsun dünyanın herhangi bir yerine kartpostal gönderiyorsun, ve herhangi bir yerden sana kartpostal geliyor. Her seferinde tesadüfi yani. Üye profiline bakıldığında genelde Fillandiya'lılar, orta yaş üstü insanlar ve ne hikmetse, hayvan besleyenler yoğunlukta, bazen, acaba profillerine bu bilgileri yazabilmek için mi hayvan besliyorlar merak ediyorum doğrusu :) Ya da hayvan besleyen insanlar kendilerini hobilere mi adıyorlar nedir, bilemedim açıkcası. Uzun lafın kısası beklemediğin bir zamanda, beklemediğin ve tanımadığın kişilerden kart almak güzel.


Şimdi bu fotoğraflar nesin nesi peki? Yakın zamanda aldığım bir kartpostal, Amerika'dan Stephanie isimli biri gönderdi. Stefanie, Yosemite National Park'ta çektiği bir  fotoğrafı kartpostal olarak hazırlamış.California'da kurulan ilk kayak pistiymiş (1935).  Şimdiye kadar aldığım kartpostal içinde en özenli olanıydı. O kadar çok detay var ki, kartpostalın arkasına bir beyaz karton yapıştırmış. Amerika haritasını basmış ve Yosemite National Park'ın bulunduğu eyaleti oradan işaretlemiş. Postcrossing yazısı ve  tarihler için özel bir damga kullanmış. İsmimi de el yazısıyla hoş karakterlerle yazmış. Ve kartpostalı bir poşete yerleştirilmiş, pulları da poşetin üzerine yapıştırmış. Daha ne nedir? Eline sağlık Staphanie:)

sıkıntı çıktıları




















4 adet(adet derken 4 ayrı ders değil, 2 farklı ders ve 4 farklı gün, çok iyi anlattım sanırım, daha iyi anlatılmazdı:)) Yök dersi sonrasında ortaya çıkanlar. Yök dersi olunca oldukça faydalı olduğu ortada, ürünleri siz değerlendirin artık. Bu sayede sanat dile geliyor, acaba uyuyup hiç uyunmasamıydı bu sanat?

10 Mart 2010 Çarşamba

ilk posta

Evet sonunda benim de bir blogum var, ilk blog yazımla karşınızdayım. Blog yazarken milyonlar okuyacakmışcasına bir fikir aklınızdan geçerken, içten içe kendi kendinize gülüyor musunuz siz de? Ama bu milyonların okuma ihtimalini Türkçe bilenlerle kısıtladığımızda istatistiklerde epey bir azalma oluyor. Neyse amaçtan sapmayalım. Bu konuda oldukça iyiyimdir de, güzel amaçtan saparım :) Blogun ismini tanıtmakla başlamak ilk yazı için uygun sanırım.


 National Geographic' de yayınlanan bir belgeselden esinlendim "kabile insanı" ismine. Tanna adasında yaşayan insanların medeniyetle tanıştıklarında yaşadıklarını, hissettiklerini aktarıyordu. Çok ilginç bölümler var ve insanı  uyuduğu uykudan uyandıran. Kısa bir bölüm geçelim. Bu insanları Londra'ya götürüyorlar ve yolda yürürken aralarında şöyle bir diyalog geçiyor.
Kİ:  Ne kadar kalabalık? Bu kadar insan nereye gidiyor böyle?
K:  İşe gidiyorlar.
Kİ:  Ama bu insanların hiçbiri gülmüyor, yüzleri çok asık ve selam da vermiyorlar, o zaman çalışmalarının ne anlamı var ki?
diye vurucu bir soru geliyor. Şunu hep istemişimdir, içinde olduğum olaylara, hislere dışardan bakabilmek, bunu sağlayan şeyler beni etkiliyor sanırım. "İlk kez görür gibi algılaman için her sabah öylece bırakayım seni dünyaya" diyor ya JJ. İlk kez görür gibi algılama fikrini seviyorum.

*Kİ(Kabile insanı), K(Kameraman)