28 Kasım 2010 Pazar
24 Ekim 2010 Pazar
5 Ekim 2010 Salı
napıyorum?
Napıyorum ben? Bu soru beni sarsmıştır zaman zaman. Koşturursun ordan oraya yapman gereken bir sürü işin vardır bazılarını yaparsın, bazıları yapmak için cebelleşirsin. Bunlar için arkadaşlarınla yaptığın planları, eğlenceli vakitleri bir kenara bırakırsın. Yaptığın iş senin için önemlidir. Öyle düşünürsün, öyle mi gerçekten? Bu aralar yaptığım herşey çok anlamsızlaştı. Tez konusu bulmam gerekiyor? Bu yetiştirmem gereken işlerin bana zor gelmesi ya da külfet gibi algılamamla ilgili bir şey değil. Zor olan benim her zaman ilgimi çekmiştir. Ama çekici olması lazım, Sanırım şu aralar cazibesini kaybetti. Herşey o kadar anlamsızlaştı ki.
Böyle dönemlerim hep olmuştur. Uzun ya da kısa süreli. Şimdi düşüneyim nasıl üstesinden geliyorum bunların, ayrıca kendime farkındalık yaratmak için? Şöyle oluyor, çoğu zaman kendimi akıntıya kaptırıyorum ve sürükleniyorum, o esnada düşünmediğim için bu durum beni rahatsız etmiyor. Bilincim uyuyor yani, ta ki uyandıracak bir şey bulana kadar. Biliyorum ki gene aynı şey olacak. Bir uyuyacağım, bir uyanacağım,...böyle devam edecek. Umarım hep uyuyakalmam.
Böyle dönemlerim hep olmuştur. Uzun ya da kısa süreli. Şimdi düşüneyim nasıl üstesinden geliyorum bunların, ayrıca kendime farkındalık yaratmak için? Şöyle oluyor, çoğu zaman kendimi akıntıya kaptırıyorum ve sürükleniyorum, o esnada düşünmediğim için bu durum beni rahatsız etmiyor. Bilincim uyuyor yani, ta ki uyandıracak bir şey bulana kadar. Biliyorum ki gene aynı şey olacak. Bir uyuyacağım, bir uyanacağım,...böyle devam edecek. Umarım hep uyuyakalmam.
Etiketler:
anlamsız,
napıyorum?,
ne?,
Neden?,
sürüklenmek,
tez,
uyanmak,
uyumak
fare çıkarması
Bundan yaklaşık 1 hafta önce yatağa yeni yatmıştım ve biryerlerden çatır çutur sesler gelmeye başladı. Önce nereden geldiğini pek anlamadım. yan apartmandan birilerinin pencere önünde olabileceğini düşündüm. Kalktım baktım ama kimse yoktu. Ama sesler mutfaktan geliyordu, mutfağın kapısını kapattım. "Paranormal activity" deki gibi evde mistik olayların döndüğünü düşünüp uyumaya çalıştım. Tabi uyumaya çalışırken bir yandan da ağlıyordum. Çaresiz hissettiğim durumlarda yapabilidğim en iyi şey. Bir kaç gün akşam gelen gürültüler eşliğinde uyumaya çalıştım ve tabi ki mutfağın epsilon komşulğuna girmemeye çalışıyorum.
Daha sonra Cemre ve Ali'yle buluştuğumuz bir gün olanları anlatığımda Cemre, evde fare olabileceğini söyledi. Suratımın aldığı ifadeyi ve iç gıcırtısını şimdi bile hissedebiliyorum. O akşam sesin sadece tezgahın altındaki dolaptan geldiğini farkettim. Büyük bir cesaretle dolabın kapağını hafifce açtığımda ıghhh iğrenç hafif bir kıpırtıyı gördüm. Bulaşık makinesinin gideri vardı orda boru, ve arkadaşın hangi yolla eve teşrif ettiğini de öğrenmiş olduk. Ama iğrenç ötesi bir duygu; benim en çok korktuğum şeyler fare, börtü böcek. Böylelikle ben mutfak kapısını bile açamaz oldum. 2 günde böyle geçti. Babamın fareli evin kavalcısı ve yeni ev arkadaşımla aramın nasıl olduğu espirilerine maruz kalaraktan, bizimkilerin ısrarı üzerine ev sahine gittim. Tabi öncesinde hazırlıklarımı yaptım marketen fare zehiri aldım. Adamcağız kapanı kaptı geldi oğluyla. Fare yok etme timi hazır ve de nazır. Ama çok komikti ben mutfağın dışında kapı aralığından talimatlar veriyorum. Ev sahibi mutfağı genel olarak taradı, ben de ısrarla sadece dolabın içinde olduğunu söyledim ama adam da nefret edermiş fareden. Neyse sonra dolap açıldı, detaylı bir arama operasyonundan sonra farenin yaşam alanı tespit edilerek bu alanı terk ettiğini belirlendi, tim tarafından.
Sonrasında fare kardeşin kendine yaşam alanı yaptığı o raftaki bütün tencere, tava, kavanozları attım. Fare sonrası hayatımın temizliğini yaptım. Demek ki herşeyin bir ilki varmış. Umarım ve de dilerim son olur.
Daha sonra Cemre ve Ali'yle buluştuğumuz bir gün olanları anlatığımda Cemre, evde fare olabileceğini söyledi. Suratımın aldığı ifadeyi ve iç gıcırtısını şimdi bile hissedebiliyorum. O akşam sesin sadece tezgahın altındaki dolaptan geldiğini farkettim. Büyük bir cesaretle dolabın kapağını hafifce açtığımda ıghhh iğrenç hafif bir kıpırtıyı gördüm. Bulaşık makinesinin gideri vardı orda boru, ve arkadaşın hangi yolla eve teşrif ettiğini de öğrenmiş olduk. Ama iğrenç ötesi bir duygu; benim en çok korktuğum şeyler fare, börtü böcek. Böylelikle ben mutfak kapısını bile açamaz oldum. 2 günde böyle geçti. Babamın fareli evin kavalcısı ve yeni ev arkadaşımla aramın nasıl olduğu espirilerine maruz kalaraktan, bizimkilerin ısrarı üzerine ev sahine gittim. Tabi öncesinde hazırlıklarımı yaptım marketen fare zehiri aldım. Adamcağız kapanı kaptı geldi oğluyla. Fare yok etme timi hazır ve de nazır. Ama çok komikti ben mutfağın dışında kapı aralığından talimatlar veriyorum. Ev sahibi mutfağı genel olarak taradı, ben de ısrarla sadece dolabın içinde olduğunu söyledim ama adam da nefret edermiş fareden. Neyse sonra dolap açıldı, detaylı bir arama operasyonundan sonra farenin yaşam alanı tespit edilerek bu alanı terk ettiğini belirlendi, tim tarafından.
Sonrasında fare kardeşin kendine yaşam alanı yaptığı o raftaki bütün tencere, tava, kavanozları attım. Fare sonrası hayatımın temizliğini yaptım. Demek ki herşeyin bir ilki varmış. Umarım ve de dilerim son olur.
Etiketler:
fare,
iğrenç,
ilk ve son olsun,
nefret,
tecrübe
30 Eylül 2010 Perşembe
zaman durdu, ben gördüm
Bu sabah evden çıktığımda havanın kapalı ve yağmurlu olduğunu görmek canımı sıkmadı, sanırım kışı özledim artık onca sıcaktan sonra. Asıl mevzu şu ki otobüse bindim ve sonrasında doğal olarak indim. İndiğimde adımımı yere attım ve birden herşey sessizleşti, durdu, tüm objeler biryerlere çekildi gerçi ben yere bakıyordum o esnada ama sanki 1 saniyeliğine zaman durdu gibi hissettim. Şimdiye kadar hiç böyle hissetmemiştim, farklıydı yani. Acaba Hiro Nakamura gibi zamanı bükmeye mi başladım, hımm gizli güçleri olan süper kahraman mı olacam acaba büyüyünce:) Güçleri derken ordaki -ler i ne için kullandım ben de bilmiyorum:)
Bilemedim ama nedir? Sanırım o esnada aklımdan hiçbirşey geçmediği yani düşünmediğim için ben öyle algıladım.
Bilemedim ama nedir? Sanırım o esnada aklımdan hiçbirşey geçmediği yani düşünmediğim için ben öyle algıladım.
25 Ağustos 2010 Çarşamba
zamanın durduğu yer
Daha önce hiç zamanının durduğu yere gittiniz mi? Ben gittim. Zihinsel bir yolculuk değildi gittiğim, fiziksel yolculuğun yansımasıydı. Bozkır'ın ortasında ağaçların içinde bir ev. Balkonuna oturduğun zaman görebildiğin; uzaktaki yerleşim yerlerinin ışıkları, kafanı her cevirdiğinde ışığını gördüğün araba, dolunay ve karanlık. Karanlığı daha önce hiç izlememiştim. İlk kez korkmadım. Duyabildiğin; rüzgarın sesi ve çıçır böceklerinin nefes alıp verişi. Düşünebildiğin; aslında düşünme yetini askıya alıyorsun, hangi durumlar için? yaptığın planlar, alışveriş listesi, yapılması gereken işler listesi, yetişmesi gerekenler...vb. Rutin, zamanın akışını hızlandırıyormuş bunu farkettim. "Pazartesi, cuma; pazartesi, cuma...." seni zamanın kıskacında şıkıştırıyormuş. Aslında düşünebildiğin eylem değil, hareket de değil, ne olmadığının adını kolayca koyabildiğin ama ne olduğunu bilmek için üzerinde düşünmen gereken şeyler.
Zaman yavaşlıyor, sessizlik çöküyor ve karanlıkta daha iyi görmeye başlıyorsun...
Zaman yavaşlıyor, sessizlik çöküyor ve karanlıkta daha iyi görmeye başlıyorsun...
the cow in my dream
"The real countryside summer feeling, lying in the green grass, haceing the hypotizing sound of the crickets, watching the blue sky with the rare clouds changing shapes and becoming strange creatures, day dreaming and then- you're on the countryside- there could just appeare a lovely brown cow with a flower just for you...
Wouldn't that be nice:)"
Sure, it would be very nice, Thanks for your nice and amazing postcard Hanneke. It's really fun! And also that is the cow in my dream :)
Wouldn't that be nice:)"
Sure, it would be very nice, Thanks for your nice and amazing postcard Hanneke. It's really fun! And also that is the cow in my dream :)
20 Ağustos 2010 Cuma
my body is a cage
ARCADE FIRE
My Body Is A Cage
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
I'm standing on a stage
Of fear and self-doubt
It's a hollow play
But they'll clap anyway
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
You're standing next to me
My mind holds the key
I'm living in an age
That calls darkness light
Though my language is dead
Still the shapes fill my head
I'm living in an age
Whose name I don't know
Though the fear keeps me moving
Still my heart beats so slow
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
You're standing next to me
My mind holds the key
My body is a
My body is a cage
We take what we're given
Just because you've forgotten
That don't mean you're forgiven
I'm living in an age
That screams my name at night
But when I get to the doorway
There's no one in sight
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
You're standing next to me
My mind holds the key
Set my spirit free
Set my spirit free
Set my body free
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
I'm standing on a stage
Of fear and self-doubt
It's a hollow play
But they'll clap anyway
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
You're standing next to me
My mind holds the key
I'm living in an age
That calls darkness light
Though my language is dead
Still the shapes fill my head
I'm living in an age
Whose name I don't know
Though the fear keeps me moving
Still my heart beats so slow
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
You're standing next to me
My mind holds the key
My body is a
My body is a cage
We take what we're given
Just because you've forgotten
That don't mean you're forgiven
I'm living in an age
That screams my name at night
But when I get to the doorway
There's no one in sight
My body is a cage that keeps me
From dancing with the one I love
But my mind holds the key
You're standing next to me
My mind holds the key
Set my spirit free
Set my spirit free
Set my body free
Bu aralar sanıırm böyle hissediyorum, dinlemek isterseniz: http://fizy.com/#s/1m31ky
18 Ağustos 2010 Çarşamba
alışveriş merkezleri = yetişkenler kreşi
Bir alışverişini bir diğer alışveriş merkezinden daha güzel, daha iyi kılan şey/şeyler nedir? Bunu hiçbir zaman anlayamamışımdır. İnsanlar bu konuda hakkında yorum yaparken tek yapabileceğim hareket kafa sallamak, verebileceğim cevap ise "hıımm evet hadi ya öyle mi hiç farketmemişim" den öteye geçmemiştir. Bu iyi bir gözlemci olmadığımdan kaynaklanmamakta bence, gözlem konusunda süper başarılı olmasam da fena değilimdir. Alışveriş merkezi doğasını anlayamamaktan kaynaklandığını düşünmekteyim. Yani onu iyi yapan şey nedir?
Nasıl güzel veya iyi olabilir ki fanusa tıkılmış yüzlerce insan, kalabalık, elektrikler, gürültü, kısacası çok sıkıcı. Alışveriş merkezleri, oturup birinin kitap yazmaya başlamaya karar verebileceği ya da ilham verici bir hareketin başlangcının gerçekleşebileceği bir yer değildir, tabi bunları beklemek saçmalık diyebilirsiniz ama gerçek şu ki rutini rutin yapmaktan öteye geçmeyen yerler, onu vurgulamak istiyorum. Ne yaparsın, alışveriş, sinema, yemek, alışveriş, sinema , yemek.... varolana gelen kısır döngü. Şehir insanının iş hayatında da alışageldiği kısır döngüden saptırmayacak şekilde. Nasıl ki ebeveynler işe gittikleri vakit çocuklarını kreşe gönderiyor. Şehir planlamacıları ya da her kimseler birileri yetişkinleri oyalamak için alışveriş merkezlerini icat etmişler sanki, yetişkenler kreşi gibisinden. Tabi burda aylık aidat yok, aidatını yaptığın alışveriş, yediğin yemekle hayli hayli ödüyorsun zaten.
Anlaşılacağı üzere alışveriş merkezlerinden hiç hoşlaşmamışımdır, her gittiğimde ya da gitmek zorunda kaldığımda daraltı gelir. Bunun yerine çimlerde yatmak tercihimdir her vakit. Ve tabi bir sürü alternatif var, çimde yatmak dışında. "Aaa ama alışverişi nerden yapcaz biz?" derseniz de yapın çıkın kardeşim ne dolanıyorsunuz, güzel vaktinizi neden orada harcıyorsunuz. Bakın dışarda ne güzel bir hava var. Yeterince kapalı ortamlarda kalmıyor muyuz zaten?
Nasıl güzel veya iyi olabilir ki fanusa tıkılmış yüzlerce insan, kalabalık, elektrikler, gürültü, kısacası çok sıkıcı. Alışveriş merkezleri, oturup birinin kitap yazmaya başlamaya karar verebileceği ya da ilham verici bir hareketin başlangcının gerçekleşebileceği bir yer değildir, tabi bunları beklemek saçmalık diyebilirsiniz ama gerçek şu ki rutini rutin yapmaktan öteye geçmeyen yerler, onu vurgulamak istiyorum. Ne yaparsın, alışveriş, sinema, yemek, alışveriş, sinema , yemek.... varolana gelen kısır döngü. Şehir insanının iş hayatında da alışageldiği kısır döngüden saptırmayacak şekilde. Nasıl ki ebeveynler işe gittikleri vakit çocuklarını kreşe gönderiyor. Şehir planlamacıları ya da her kimseler birileri yetişkinleri oyalamak için alışveriş merkezlerini icat etmişler sanki, yetişkenler kreşi gibisinden. Tabi burda aylık aidat yok, aidatını yaptığın alışveriş, yediğin yemekle hayli hayli ödüyorsun zaten.
Anlaşılacağı üzere alışveriş merkezlerinden hiç hoşlaşmamışımdır, her gittiğimde ya da gitmek zorunda kaldığımda daraltı gelir. Bunun yerine çimlerde yatmak tercihimdir her vakit. Ve tabi bir sürü alternatif var, çimde yatmak dışında. "Aaa ama alışverişi nerden yapcaz biz?" derseniz de yapın çıkın kardeşim ne dolanıyorsunuz, güzel vaktinizi neden orada harcıyorsunuz. Bakın dışarda ne güzel bir hava var. Yeterince kapalı ortamlarda kalmıyor muyuz zaten?
6 Ağustos 2010 Cuma
biri beni bundan kurtarsın
Dönem bitti yeni bir yaz dönemi başladı o da bitecek hatta, hala bahar dönemi sınav programı, ders programı panoda asılı, bu neyin göstergesi acaba? Bence tembelliğin ve uyuzluğun...Ya da yeni mantar panoya ihtiyaç duyduğumu kendime hatırlatmak adına bunu boşaltmıyorum. Evet evet kesinlike bu!
4 Ağustos 2010 Çarşamba
fobilerim
Uzun zamandan beri aklımda var neler benim fobilerim diye, bir listeye dökeyim dedim.
1. Yolculukta verilen molada veya sosyal ortamlarda (lokanta,cafe..vb) tuvalette kilitli kalmak
2. Yolculukta verilen molada veya sosyal ortamlarda (lokanta,cafe..vb) kapısı kapanmayan tuvalete birisinin höd diye girmesi (tabi ben tuvaletteyim bu esnada:))
3. Yoga yaparken gaz çıkarmak
4. Sarhoşken öğrencilerim tarafından basılmak
5. Bir ortamda sadece benim görebilidiğim, farkebilidğim bir insanın olması (bilim insanları buna halüsinasyon diyor sanırım)
6. Beni kimsenin görmemesi, sesimi duymaması (ters halüsinasyon, bilmiyorum bilim insanları buna ne diyor?)
7. Beynimin (bilişsel faaliyetler açısından) kontrolünün benden çıkması
8. Eski dosyayı yeni dosya yerine kaydetme
1. Yolculukta verilen molada veya sosyal ortamlarda (lokanta,cafe..vb) tuvalette kilitli kalmak
2. Yolculukta verilen molada veya sosyal ortamlarda (lokanta,cafe..vb) kapısı kapanmayan tuvalete birisinin höd diye girmesi (tabi ben tuvaletteyim bu esnada:))
3. Yoga yaparken gaz çıkarmak
4. Sarhoşken öğrencilerim tarafından basılmak
5. Bir ortamda sadece benim görebilidiğim, farkebilidğim bir insanın olması (bilim insanları buna halüsinasyon diyor sanırım)
6. Beni kimsenin görmemesi, sesimi duymaması (ters halüsinasyon, bilmiyorum bilim insanları buna ne diyor?)
7. Beynimin (bilişsel faaliyetler açısından) kontrolünün benden çıkması
8. Eski dosyayı yeni dosya yerine kaydetme
2 Ağustos 2010 Pazartesi
ne yazsam ki?
Aklımda o kadar çok şey var ki yazmak için, ama kesinlikle toparlayacak akıl yok şu an için ama yazmazsam da aklımdakiler içimde patlayacak sanki. Bir başlayalım bakalım neler çıkacak...
Konuyu anlatamayacağım ama bir soyutlamayla hislerimi aktarmaya çalışacağım. Bazı bildiklerinizi vardır, aslında bilmek istemezsiniz, ama biliyorsunuzdur. Onun gerçekliğine dair kelimeleri kullanmazsınız,itinayla sakınırsınız, sanki kullanınca gerçekliği daha bir gerçek olacak gibi hissedersiniz. Bu bilgi ne yüzeydedir ne de derinde, yeri yoktur, kalıcıdır ama siz kalıcı gibi davranmak istemzsiniz ona. Kalıcı olmasını istemezsiniz. Bu yüzden kendinizce(!) biraz derinlere gönderirsiniz, farklı kılıflara bürüsünüz, farklı algılamak ve algılatabilip size öyle yansımasını sağlamak için. Beyninizle birlikte çeşitli oyunlar oynarsınız, bu sizi rahatlatır kısmen, yarı zamanlı. Ta ki, sizin itinayla kullanmadığınız kelimeleri biri kullanana kadar, o kadar özensiz ve düşüncesizdir ki gerekli gereksiz cümle içinde kulanır, sen zaten cümleyi duymazsın sadece o kelimeyi duyarsın, o kelime büyük harflerle diğerleri küçük harflerle söyleniyordur sanki, yankı yapar kulağınızda, beyninizde, sonra konuşamazsın, çeker gidersin...
Konuyu anlatamayacağım ama bir soyutlamayla hislerimi aktarmaya çalışacağım. Bazı bildiklerinizi vardır, aslında bilmek istemezsiniz, ama biliyorsunuzdur. Onun gerçekliğine dair kelimeleri kullanmazsınız,itinayla sakınırsınız, sanki kullanınca gerçekliği daha bir gerçek olacak gibi hissedersiniz. Bu bilgi ne yüzeydedir ne de derinde, yeri yoktur, kalıcıdır ama siz kalıcı gibi davranmak istemzsiniz ona. Kalıcı olmasını istemezsiniz. Bu yüzden kendinizce(!) biraz derinlere gönderirsiniz, farklı kılıflara bürüsünüz, farklı algılamak ve algılatabilip size öyle yansımasını sağlamak için. Beyninizle birlikte çeşitli oyunlar oynarsınız, bu sizi rahatlatır kısmen, yarı zamanlı. Ta ki, sizin itinayla kullanmadığınız kelimeleri biri kullanana kadar, o kadar özensiz ve düşüncesizdir ki gerekli gereksiz cümle içinde kulanır, sen zaten cümleyi duymazsın sadece o kelimeyi duyarsın, o kelime büyük harflerle diğerleri küçük harflerle söyleniyordur sanki, yankı yapar kulağınızda, beyninizde, sonra konuşamazsın, çeker gidersin...
24 Temmuz 2010 Cumartesi
survivor
Bu tabloyu Cemrecan geçen yıl doğum günümde hediye etmişti, aldığım en güzel hediyelerden biri, çok sevinmiştim. Tabloda entersan hiçbir olay yoktu, her tablo gibi yerinde duruyor, kenarlarına birşeyler tutuşturuyorum, kımıldamadan hiçbir hayat belirtisi olmadan orda duruyordu. Taa ki.........
Tablonun üzerinde örümcek olduğunu düşünce, oradan almaya çalıştım ben oraya dokundukça örümcek hareket ediyor ama ben örümceğe dokunamıyordum. taaa taaaaa!!! Bu da neydi böylee???
Ve bu hayvancık bu tablonun içindeydi:( Burda doğmuş diye düşündük mahalle eşrafıyla. Ne üzücü sen tablonun içinde doğ, kimsecikler yok yapayalnız, kımıldayama (arada hareket ediyor gerçi az da olsa), tam bir mücadeleci. Sanırım Cemre, bu örümceği bana kendisinin yerine yeni ev arkadaşı olarak takdim etti:))
15 Temmuz 2010 Perşembe
düşünmek, yaşamaktan daha çok acı veriyor
İnsan düşünüyor, zaman zaman değil her zaman tıpkı yaşadığı gibi. önce düşünüyorsun sanra hayat akıyor yaşıyorsun. Eş zamanlı da oluyor. Ama yaşamadan önce başına gelebilceklerle ilgili hayal kuruyorsun kurguluyorsun, düşünüyorsun. Bazen çok acıtıyor, bazen çok mutlu ediyor; çöküyorsun ya da uçuyorsun. Ama yaşamaya başladığında rutinin hale geliyor ne uçuyorsun ne de çöküyorsun en azından sürekli değil, süreksiz olarak duygu gelgitleri yaşıyorsun sadece.
Bu durum düşüncenin ne kadar sonsuz olduğu gösteriyor bana sonsuz duyguyu yoğun yoğun hissediyorsun. Hayat acıtıyor.
Bu durum düşüncenin ne kadar sonsuz olduğu gösteriyor bana sonsuz duyguyu yoğun yoğun hissediyorsun. Hayat acıtıyor.
Etiketler:
arasındaki fark,
düşünmek,
sorular,
yaşamak
18 Haziran 2010 Cuma
Hiç
Bir hiçliğin içinde yüzüyorum sanki. Her tarafımda hiçlik var, yani birşey yok, hayat akıp gidiyor ve ben izliyorum. Ne çok üzülüyorum, ne çok seviniyorum, hiçbirşeye dokunamıyorum, duygularım alınmış gibi biri hariç o da; hiçliğin varlığını hissetmem. İnsanlardan uzaklaşmak istiyorum, o hiçlik algımı onların görmesini istemiyorum. Onlardan birşeyler saklıyorum belki de kendimce. Zayıflıklarımı görmelerinden rahatsız oluyorum. peki bu zayıflık mı? boşluk içinde yüzmek? Yok değil aslında rutinden sıkıldığımın bir zincir daha kırma zamanının geldiğinin göstergesi, bu sefer hangisini kırmam gerekiyor acaba? Ya da bu hayatın herkesi kendi hikayeleriyle veya oyunuyla oyalama biçimi. Hepsi birer yanılsama, reel dünya tüm obje ve subjeleriyle zihnimden içeri giriyor bazen ayna (algılarım) puslu gösteriyor, bazen güneşli, bazen de karıncalı. Bugün fazla karıncalı görüntü bi kapatıp açıyım ben.
12 Haziran 2010 Cumartesi
Bizi aptal yapan şey hayata bağlayandır
Bugün Sıhhiye'de yürürken 3 tane 6 yaşlarında ayakkabı boyacısı çocuk gördüm. Çocukların yüzlerine bakamadım, utandım. Acaba böyle bir hayatta doğduklarının farkına varsalardı ne hissederlerdi onu düşündüm. Onlar için hayat buydu, çünkü onun içinde doğmuşlardı, bir alternatifini göremiyorlardı. İyi ki de göremiyorlardı dedim, onların adına gördüğümde kötü oldum, bilmiyorum onlar nasıl olurdu? İşte görememek sanırım bu olması gereken bir şey zaman zaman. Neden? Hayata bağlanmak için, huzurlu (göreceli) yaşayabilmek için.
25 Mayıs 2010 Salı
Towel day
25 Mayıs' da yanında daima bir havlu bulundur, her an yeni bir galaxy de olabilirsiniz. Peki ya yanında havlun yoksa o zaman durum facia!
http://towelday.org/
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Evrensel düşünen teorisyen, yerel düşünen uygulayıcı
Hayatımda herşey rutin gittiğimde sıkılırım, farklı birşeylerin olmasını isterim. Sonrasında da yaşadığım farklılıkların bana hissettirdikleri beni içsel karmaşaya götürür. Bir yerlere yerleşmeyi bekleyen duygular, havada asılıdırlar. Benden yer bulmamı isterler. İçimdeki dengeleri yeniden düzenlemem gerekir. Daha öncesinde beni rahatsız etmeyen dengelerin aslında denge değil, dokunulmamışlık olduğunu görürüm. Takıntılarımı görmek canımı sıkar. Dar kalıplarda yaşayıp, geniş kalıplarla düşündüğümü farkederim, evrensel düşünen teorisyen, yerel düşünen uygulayıcı edasıyla.
Kalıplar nasıl geniş olur bilirim, düşünürüm çünkü peki uygulamak?
Bilmek bazen yetmiyor harekete geçmek için peki ne gerekir?
Bilsen bile yerleşmiyor hisler yerlerine, ne istiyorlar benden?
Cevabı bulunca dinecekler, peki ya cevabı bulmadan dinerlerse?
O zaman gerçekten üzülürüm.
Kalıplar nasıl geniş olur bilirim, düşünürüm çünkü peki uygulamak?
Bilmek bazen yetmiyor harekete geçmek için peki ne gerekir?
Bilsen bile yerleşmiyor hisler yerlerine, ne istiyorlar benden?
Cevabı bulunca dinecekler, peki ya cevabı bulmadan dinerlerse?
O zaman gerçekten üzülürüm.
Etiketler:
evrensel,
iç karmaşa,
kaos,
sorular,
teorisyen,
uygulayıcı,
yerel
16 Mayıs 2010 Pazar
14 Mayıs 2010 Cuma
The Fountain
Genelde içimi acıtan, ağlatan ve farklı kurguları olan filmleri seviyorum. The Fountain'den onlardan biriymiş, Darren Aronofsky'nin filmi. Neler var filmde? Fantastik öğeler, aşk ve dram.
Filmin içinde 3 farklı evren vardı: 1. Gerçek yaşam: Tommy ve İzzi'nin yaşam mücadelesinin olduğu.
2. Fantastik evren: Herkesin bir hayat ağacına sahip olduğu ve yaşamı boyunca bunun büyüğü ama öldüğü zaman kuruduğunu gösteren evren. İzzi burada bir ağaçtı. Tommy'nin gene burada da İzzi için mücadelesi vardı.
Bir nevi gerçek hayatın yansıması.
3. İzzi'nin kitabının(The Fountain) sahneleri: İzzi'nin kendiyle özdeşleştirdiği prensesin, ve onu kurtaracak olan kişiyle özdeşleştirdiği Tommy'nin prensesi kurtarmak için mücadelesi var. İzzi hastalığından dolayı kitabı tamamlayamaz ve kitabın son bölümünü tamamlaması için Tommy'ye verir. Aslında gerçek hayatta da kaderini de ona teslim eder.
Filmin beni en çok etkileyen kısmı Tommy'nin İzzi için çabalaması ve İzzi'nin kaderinin kendi elinde gibi davranmasıydı. Yani bu durumu değiştirecek olan kişinin kendisinin olduğunu düşünmesi. Sanırım burada empati kurdum fazlaca. Tabi türk filmi enstanteneleri de vardı, İzzi'nin iyileşmesi için bulduğu ilacın deney sonuçlarının olumlu olduğunun haberini İzzi'nin ölmesinin hemen ardından alması klişeydi biraz. Bir de yüzüğünü kaybetmişti Tommy, İzzi'nin ölümünden sonra yüzğünün olduğu yere dolmakalemle kendine yüzük dövmesi yaptı. Burası da beni dağıtan sahneler arasındaydı. Bolca ağladım yani.
Bir cumartesi sabah kahvaltımı renklendirdi ya da beni parçaladı diyebilirim. Neyse ki sonrasında açık havaya çıkıp kendimize gelebildik.
Etiketler:
aşk,
fantastik,
mücadele,
sinema,
The fountain
4 Mayıs 2010 Salı
o an
Bazı anlar vardır, fotoğraf karesi anı. O anı hiç yaşamayacağını düşünürsün ama yaşadığın zaman da duygusal dengen bozulur, için çızıldar, gözlerin dolar.
26 Nisan 2010 Pazartesi
aceminin ubuntu gunlugu
Selam sevgili okurlar, sizlere ubuntu isletim sistemimden yazdigim ilk blog yazim, sizin de fark ettiginiz uzere klavyem ingilizce oldugu icin turkce karakter kullanamiyorum.
Linux isletim sistemlerine merakim yeni filizlenen meraklarimdan bir adeti. Yazilim+donanim konusunda cok bilgili biri degilim ama bu aralar fena merak saldim. 2 hafta once pardus' u kurdum bilgisayarima yaklasik 1 hafta kadar onu kullandim, guzeldi ama cigligini ve acemiligini hissediyorsun. Pardus dan sonra hedef ubuntu idi. Onu da Ali sayesinde ogrendim, linux isletim sistemleri icinda en cok kullanilaniymis. Kurulum cd'si de gelince bugun ubuntu 10.4, en son surum hemecik kurdum. Super heyecanli birsey, sanirim yeni olan bircok sey beni heyecanlandiriyor. Ubuntu' yu begendim. Kullanimi cok rahat, simdilik cok fazla karistiramadim bunlar ilk izlenimler. Zaten karistirsam bile teknik konularda ne kadar yazabilirim. Ama sunu farkettim bu surecte, farkli isletim sistemlerini kullanmanin en guzel tarafi, surekli mecbur kaldigin aslinda bir sekilde sana dayatilan isletim sisteminin, neler sundugunu daha iyi goruyorsun. Kiyaslama sansin artiyor, artilarini ve eksilerini daha iyi degerlendirebiliyorsun, ya da degerlendirebilecegini dusunuyorsun;> Kisacasi daha da ozgurlesiyorsun. Pardus un ozgurluk icin slogani bu noktada cok basarili olmus.
Not; Ali'ye bu surecte, canli ubuntu forum gorevi ustlendigi icin tesekkuru borc bilirim
Linux isletim sistemlerine merakim yeni filizlenen meraklarimdan bir adeti. Yazilim+donanim konusunda cok bilgili biri degilim ama bu aralar fena merak saldim. 2 hafta once pardus' u kurdum bilgisayarima yaklasik 1 hafta kadar onu kullandim, guzeldi ama cigligini ve acemiligini hissediyorsun. Pardus dan sonra hedef ubuntu idi. Onu da Ali sayesinde ogrendim, linux isletim sistemleri icinda en cok kullanilaniymis. Kurulum cd'si de gelince bugun ubuntu 10.4, en son surum hemecik kurdum. Super heyecanli birsey, sanirim yeni olan bircok sey beni heyecanlandiriyor. Ubuntu' yu begendim. Kullanimi cok rahat, simdilik cok fazla karistiramadim bunlar ilk izlenimler. Zaten karistirsam bile teknik konularda ne kadar yazabilirim. Ama sunu farkettim bu surecte, farkli isletim sistemlerini kullanmanin en guzel tarafi, surekli mecbur kaldigin aslinda bir sekilde sana dayatilan isletim sisteminin, neler sundugunu daha iyi goruyorsun. Kiyaslama sansin artiyor, artilarini ve eksilerini daha iyi degerlendirebiliyorsun, ya da degerlendirebilecegini dusunuyorsun;> Kisacasi daha da ozgurlesiyorsun. Pardus un ozgurluk icin slogani bu noktada cok basarili olmus.
Not; Ali'ye bu surecte, canli ubuntu forum gorevi ustlendigi icin tesekkuru borc bilirim
25 Nisan 2010 Pazar
"Club for five" konseri
Ankara Muzik festivali kapsamında 22 nisanda "Club for five" 'ın konseri varmış meb şura salonunda, ben de aynı gün öğrendim. Şans bu ya, daha doğrusu Cemre'nin şansı iş arkadaşında 2 adet bilet varmış. Biz de kaptık biletleri gittik. Buradan Pınar'a teşekkürlerimi sunuyorum ayrıca. Hiçbir muzik aleti kullanmadan ağızlarıyla muzik yapan Finli bir grup, çok orijinal. Grup 5 kişiden oluşuyor;
Maija Sariola, sopraano
Susanna Hietala, altto
Jouni Kannisto, tenori
Tuomas Ahola, baritoni
Tuukka Haapaniemi, basso
Herbirinin ses çeşitleri çok farklı, bilmiyorum literatürde ses çeşidi olarak mı geçiyor ama anladınız siz onu:)
Konser öncesi kahvemizi yudumlarken seyirci profili hakkında sosyolojik bir araştırma yaptık, veri toplama aracımız ise sadece gözlerimizdi. Bu esnada gözümüze Finli insanlar takıldı. Dedik napsınlar memleket hasretiylen yanıp tutuşuyorlardır, hasret giderelim, çoşalım demişler:) Konserin ikinci bölümünün başlangıcında solistlerden biri (favorimdir kendisi, fotoda en soldaki) çoğu kişi bu sesleri ağzımızdan çıkardığımıza inanmıyor ama şimdi biz size bunu göstereceğiz diyerek, bazı muzik aletlerinin seslerini çıkardılar. Saksafon, elektro gitar, ritim...vs. Çok eğlenceliydi, her ne kadar seyircilerin çoğunda ölü toprağı serpilmiş edası vardıysa da, onu çözemedim. Teyzenin biri uyuyordu, yanımda oturan teyze de ben gülüp, alkışladıkça bir baktım ki yanımdan kalkmış:) Tiyatro izleyicisi ciddiyetindeydiler. Ya da bizim pencereden öyle görünüyorudu. Ama sonunda herkes çoştu, tekrar sahnede çağırdık çoşkumuzla.
Favorim şarkım "sweet dreams" çok eğlenceli olmuş, hala evde dinleyip dans ediyorum. Bir dinleyin bakın!
Maija Sariola, sopraano
Susanna Hietala, altto
Jouni Kannisto, tenori
Tuomas Ahola, baritoni
Tuukka Haapaniemi, basso
Herbirinin ses çeşitleri çok farklı, bilmiyorum literatürde ses çeşidi olarak mı geçiyor ama anladınız siz onu:)
Konser öncesi kahvemizi yudumlarken seyirci profili hakkında sosyolojik bir araştırma yaptık, veri toplama aracımız ise sadece gözlerimizdi. Bu esnada gözümüze Finli insanlar takıldı. Dedik napsınlar memleket hasretiylen yanıp tutuşuyorlardır, hasret giderelim, çoşalım demişler:) Konserin ikinci bölümünün başlangıcında solistlerden biri (favorimdir kendisi, fotoda en soldaki) çoğu kişi bu sesleri ağzımızdan çıkardığımıza inanmıyor ama şimdi biz size bunu göstereceğiz diyerek, bazı muzik aletlerinin seslerini çıkardılar. Saksafon, elektro gitar, ritim...vs. Çok eğlenceliydi, her ne kadar seyircilerin çoğunda ölü toprağı serpilmiş edası vardıysa da, onu çözemedim. Teyzenin biri uyuyordu, yanımda oturan teyze de ben gülüp, alkışladıkça bir baktım ki yanımdan kalkmış:) Tiyatro izleyicisi ciddiyetindeydiler. Ya da bizim pencereden öyle görünüyorudu. Ama sonunda herkes çoştu, tekrar sahnede çağırdık çoşkumuzla.
Favorim şarkım "sweet dreams" çok eğlenceli olmuş, hala evde dinleyip dans ediyorum. Bir dinleyin bakın!
24 Nisan 2010 Cumartesi
Cumartertesi Enstanteneleri
Cumartesi günü canınız sıkılır ve ardından müthiş, geniş yemek menüsü repertuarınızdan iki adet diyet kriterlerine uygun (malum önümüz yaz) enfes, leziz yemek seçilir. Patates püresi ve kaşarlı mantar, ta taa taaa! Kaşarlı mantar kızarmayı unutmuş, bu aralar biraz unutkanlık var, hoşgörmek lazım, zamanla o da olur:) Sonuç olarak, siz bu satırları okurken bu yemek çok uzaklarda olacak. Nerde mi? Kim bilir:)
Etiketler:
enfes,
kaşar,
leziz,
mantar,
patates püresi
21 Mart 2010 Pazar
Bahar
Bahar gelmiş
Gördüm ama hissetmedim
Duyuları tek bir kanaldan alsaydık
Hem görüp hem de hissederdim
Farketmezdim
13 Mart 2010 Cumartesi
Sızmak
Sızmak istiyorum, neye mi? Hislerime, yaşananlara, hayata... Sanki tüm bunların çevresinde dolaşıp duruyorum ve içine giremiyorum, benliğimde hissedemiyorum, her şey benden ırak ama benimle. Hissedemedikten sonra benimle olmasının anlamı ne peki? Bu çelişkileri seviyorum aslında, neden mi? Sadece gördüğüm için, peki görmek çözüm mü, yok değil, ama canlı tutuyor beni.
12 Mart 2010 Cuma
Flatland
İki boyutluların yaşadığı evreni geçen sene Matematik felsefesi dersinde uzun uzadıya konuşmuştuk, çok eğlenceliydi. The Big Bang Theory' nin 3. sezonunda izlediğim bir bölümünde, Sheldon, Raj'ın kızlarla buluşma isteği yerine, iki boyutlu evren oyununu oynamayı teklif ediyordu. Sheldon'un muhteşem duygusal zeka yoksunu davranışlarından biri daha :) Buradan esinlenerek, Flatland filmini izledim.
http://www.flatlandthemovie.com/
Film, 2 boyutluların yaşadığı bir evrende geçiyor, bu evrende yaşayanlar da daireler, üçgenler, kareler ve az da olsa çokgenler. Ne kadar az kenarın varsa itibarın o kadar artıyor (Ye kürküm ye mevzu). Haliyle, daireler evrenin patronları ya da idarecileri mi demeliydik. Adamlar da kenar bile yok, vay be:) Bu iki boyutlular evrenlerinde mutlu mesut yaşıyorlar. Ama çokgenlerle ilgili problemler var daireler tarafından istenmiyorlar, diyorlar ki: bu kadar çok kenarlılar ülkeye zarar:) . Başroldeki kare (grandpa) 3. boyutun varlığını rüyasında görüyor, ona malum oluyor yani:) En sevdiğim sahne bu rüya kısmıydı. Daha sonra torunu çokgen de 3. boyutun varlığından haberdar oluyor. Kare, bunu dile getirildiğinde, bu zaman ve koşullara göre aykırı olan bu düşüncesinden dolayı hapse atılıyorlar. Çünkü 3. boyutu ispat etmesi için somut bir şekilde göstermesi gerekli, ama bunu tek başına yapamıyor. Neyse ki rüyasında gördüğü küre geliyor ve kendini gösteriyor. Halk şaşkınlık içinde, şimdiye kadar bildikleri doğrunun yanlışlığıyla sarsılıyorlar, ta taa:) Böylelikle kare hapisten kurtulmuş oluyor ve 3. boyutun varlığından haberdar oluyor iki boyutlular. Güzel bir filmdi.
Düşünsenize belki de 2 boyutluların evreninde yaşayan insanlar var, ama onlar bizden habersiz yazık ki, tabi biz de onlardan. Bu durum şu soruyu akla getiriyor, acaba bizim de haberimizin olmadığı 4. boyuttaki varlıklar bize 4. boyuttan nanik yapıyorlar mı acaba? Zavallı 3 boyutlular:)
11 Mart 2010 Perşembe
postcrossing
Postcrossing e 650 gündür üyeyim, yani 1 ylı aşkın bir süredir. Bu kadar hafızası kuvvetli birisi değilim tabi ki de, bir siteye kaç gündür üye olduğunuzu bilmek fikri korkunç! Eksik olmasın site yönetimi düşünmüş yazmış. Postcrossing bana mektup arkadaşlığını anımsatıyor.
Eskiden mektup arkadaşlığı için IYS ye üye olurduk adres talep ederdik, 1 dolardı sanırım üyelik. Ama üyeliği yapan kişi sen isen sana fazladan adreste geliyordu, motivasyon unsuru :) İşte böyle, adres gelirdi yazardık, cevap gelmezdi, bazen de gelirdi karşı taraftan, benim Hindistan' dan bir arkadaşım olmuştu ismi Shawn Remedious du. Peki ismini nasıl hatırlıyorum ,hatırlıyorum çünkü adresi Remedious Buildings die başlıyordu bu ben de aile apartmanları olduğunu düşündürmüştü. İki kere mektuplaşmıştık sadece. Ama tabi en esaslı (ne demekse artık, sanırım uzun süreli demek istedim) mektup arkadaşım hazırlık sınıfında Pamukkale'ye gittiğimizde üzerine atladığım Japon' lardan biriydi :) İsmi Minao Honda idi tam 9 yıl mektuplaştık, sonra benim tembelliğim yüzünden haberleşmemiz kesildi, internet üzerinde de izini bulamadım. İyi iz bulurum ama nasıl kaçtı bilmiyorum artık.
Asıl mevzu tabi Postcrossing den bahsetmekti ama nostalji yaptık biraz. İşte Postcrossing 'de de sistemden adres alıyorsun dünyanın herhangi bir yerine kartpostal gönderiyorsun, ve herhangi bir yerden sana kartpostal geliyor. Her seferinde tesadüfi yani. Üye profiline bakıldığında genelde Fillandiya'lılar, orta yaş üstü insanlar ve ne hikmetse, hayvan besleyenler yoğunlukta, bazen, acaba profillerine bu bilgileri yazabilmek için mi hayvan besliyorlar merak ediyorum doğrusu :) Ya da hayvan besleyen insanlar kendilerini hobilere mi adıyorlar nedir, bilemedim açıkcası. Uzun lafın kısası beklemediğin bir zamanda, beklemediğin ve tanımadığın kişilerden kart almak güzel.
sıkıntı çıktıları
4 adet(adet derken 4 ayrı ders değil, 2 farklı ders ve 4 farklı gün, çok iyi anlattım sanırım, daha iyi anlatılmazdı:)) Yök dersi sonrasında ortaya çıkanlar. Yök dersi olunca oldukça faydalı olduğu ortada, ürünleri siz değerlendirin artık. Bu sayede sanat dile geliyor, acaba uyuyup hiç uyunmasamıydı bu sanat?
10 Mart 2010 Çarşamba
ilk posta
Evet sonunda benim de bir blogum var, ilk blog yazımla karşınızdayım. Blog yazarken milyonlar okuyacakmışcasına bir fikir aklınızdan geçerken, içten içe kendi kendinize gülüyor musunuz siz de? Ama bu milyonların okuma ihtimalini Türkçe bilenlerle kısıtladığımızda istatistiklerde epey bir azalma oluyor. Neyse amaçtan sapmayalım. Bu konuda oldukça iyiyimdir de, güzel amaçtan saparım :) Blogun ismini tanıtmakla başlamak ilk yazı için uygun sanırım.
National Geographic' de yayınlanan bir belgeselden esinlendim "kabile insanı" ismine. Tanna adasında yaşayan insanların medeniyetle tanıştıklarında yaşadıklarını, hissettiklerini aktarıyordu. Çok ilginç bölümler var ve insanı uyuduğu uykudan uyandıran. Kısa bir bölüm geçelim. Bu insanları Londra'ya götürüyorlar ve yolda yürürken aralarında şöyle bir diyalog geçiyor.
National Geographic' de yayınlanan bir belgeselden esinlendim "kabile insanı" ismine. Tanna adasında yaşayan insanların medeniyetle tanıştıklarında yaşadıklarını, hissettiklerini aktarıyordu. Çok ilginç bölümler var ve insanı uyuduğu uykudan uyandıran. Kısa bir bölüm geçelim. Bu insanları Londra'ya götürüyorlar ve yolda yürürken aralarında şöyle bir diyalog geçiyor.
Kİ: Ne kadar kalabalık? Bu kadar insan nereye gidiyor böyle?
K: İşe gidiyorlar.
Kİ: Ama bu insanların hiçbiri gülmüyor, yüzleri çok asık ve selam da vermiyorlar, o zaman çalışmalarının ne anlamı var ki?
diye vurucu bir soru geliyor. Şunu hep istemişimdir, içinde olduğum olaylara, hislere dışardan bakabilmek, bunu sağlayan şeyler beni etkiliyor sanırım. "İlk kez görür gibi algılaman için her sabah öylece bırakayım seni dünyaya" diyor ya JJ. İlk kez görür gibi algılama fikrini seviyorum.
*Kİ(Kabile insanı), K(Kameraman)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












