6 Temmuz 2011 Çarşamba

Büyülü şehir Prag

11-12.Haziran.2011

Akşam 19:30 gibi Prag'a geldik. Eşyaları Gönüllerin kalacağı hostele bıraktıktan sonra dışarı attık kendimizi ve resmen şehre saldırdık. Gönüllerin kaldığı hostel ilginç ve etkileyici bir yerdi. Evdi, muhtemelen birisi evini kiralıyor. Evdeki eşyalar oldukça eskiydi. Dışarıdan devasa, eski ve soğuk bir bina içine girince ilk önce karşına bir iç bahçe çıkıyor. Sonra demir parmaklıkları kilitle açıp taş merdivenlerden eve geçiyorsun.


Şehrin dokusu, mimarisi ve sokakları büyüleyici ve oldukça etkileyici. Arnavut kaldırımlı sokaklar o kadar dar ki her şey orada hapis kalmış; tarih, hisler, kavgalar, aşklar, savaşlar... Haliyle yürürken hisler sana eşlik ediyor.

O akşam herkes gibi ağzımız açık bir şekilde Charles köprüsüne kadar yürüdük. 23:00 da Kristina'yla bulaşacaktım. Onun tarifine göre metroya binip Ladvi istasyonunda inecektim. Ama şehirden ayrılmak ne mümkün. Mesaj attım 22:50 de binsem uygun olur mu diye? Sorun olmayacağını hala yolda olduğunu söyledi. Ama demeseydi dedim bir yandan da çünkü gidip gitmemekte kararsızdım. Gönüllerin kaldığı yerde kalmak da istedim, hem yer vardı hem de çok hoştu. Ama bir yandan da sözleşmiştik onu görmek de istiyordum. Derken 23:00 gibi Gönül ve Evren beni metroya bıraktılar. Tren istasyonun orda biraz tedirgindim çünkü ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Tedirginliğim daha çok ortamın kalabalık olup olmamasıyla ilgiliydi. Yoksa Kristina'yla ilgili herhangi bir tereddütüm yoktu.  Metro baya kalabalıktı ve halktan insanlar vardı haliyle :) Turistler dışında birilerini görmek güzeldi. Çoğu ingilizce bilmiyor. Durağı sordum ingilizce bilen genç bir kız doğru yön olduğunu söyledi. Zaten durak isimleri de hem yazıyor hem de söyleniyordu. 23:10 gibi ladvi metro istasyonunda indim. Ama bekleyen kimse yoktu dışarı çıktım. Kristina, mesajında dışarıda çin restaurantı ve bar olduğunu orada bekleyebileceğimi söylemişti. Merdivenlerden dışarı baktığımda dışarısı oldukça karanlıktı ve kimse yoktu. En aydınlık ve kişi yoğunluğu en fazla yer olan (3 kişi) bilet satılan yerde beklemeye başladım. 23:30 oldu hala kimse yok, mesaj attım, yolda olduğunu geleceğini söyledi. Sonrasında gene gelen yok giden yok. 24:00 da tekrar mesaj attım. Bu arada öncesinde metroda çalışan görevlilere kaça kadar açık olduğunu sormuştum 01:00 e kadar açıkmış. Öyle olunca en kötü ihtimal gelmezse geri dönerim diye planlamıştım. En son metro için hala zamanım vardı. Sonrasında Kristina aradı, uyuyakaldığını kuzenin ve halasının beni almaya geldiklerini ama ingilizce bilmediklerini benim almanca bilip bilmediğimi sordu. Ben de sorun olmayacağını arkadaşlarımın yanına dönebileceğimi söylemeye çalışırken sözümü keserek hayır hayır zaten yoldalar geliyorlar dedi tabi bir yandan da özür diliyor. Ben telefonla konuşurken halası ve kuzeni geldi. Halası kolları açmış çek aksanıyla "Elçin" diye sesleniyordu. Gülerek bir aile koruması ve sıcaklığı ile Elçin diye biri bana yaklaşıyordu :) Teyzesi almanca biliyormuş, kuzeni de biraz ingilizce. Sarıldık, koklaştık, arabaya bindik gidiyoruz, artık yapcak birşey yok dedim:) Önce zannettim ki halası gile gidiyoruz. Yolda halası ile bakışıp gülüyoruz bir yandan, bu arada arabadaki herkes alkollü. Sonra Kristina'nın evine mi gidiyoruz diye sordum. Nitekim öyleymiş:) Öyle olmasa da yapacak birşey yoktu bu saatten sonra. Metrodan sonra arabayla baya bir gittik 10 dakika falan tabi ben bir yandan da sabah dönüşü düşünüyorum. Neyse geldik, Kristina beni aşağıda apartmanın önünde bekliyormuş geldi hemen hala ve kuzenlerle vedalaştık. Kristina özür dilemeye başladı," dedim tamam korkma kötü referans yazmıcam" . Party'den yağmurdan dolayı geç dönmüşler ve yolda ailesine metroya gitmesi gerektiğini söylemiş ve Cs'den bahsetmediği için de neden gitmesi gerektiğini söylememiş. Sonra yolda uyayakalmış zaten alkollüydü. Eve gelmiş tam kapıyı açarken aa ben birşey unuttum diyip ben aklına gelmişim:) Hale bak yaa sokakta unutulan kedi muamelesi gördüm resmen:( Tabi bu durum benim metroda 1 saat beklemem sebep oldu. Neyse sonra eve geldik. Hediyelerini verdim, lokum ve bileklik. Bunlar çok olmuş dedi ben de içimden ee yani biraz öyle oldu ama getirmiş bulundum. Biraz daha özür diledikten sonra, bana Prag da gidilecek yerlerle ilgili bilgi verdi. Çok yakın bir arkadaşının eşi Ankaralıymış ondan bahsetti. Gezdiği ülkelerden benim rotamdan biraz konuştuk. 1 günün Prag'a yetmeyeceğini söyledi gene. Ben de anlamıştım ama yapcak birşey yoktu. Duş aldıktan sonra bana evden metro istasyonuna nasıl gidileceğini harita üzerinden tarif etti. Yürüyerek gidebileceğimi ve buraların güvenli olduğunu söyledi. 01:00 gibi uyuduk ve ben 07:00 de kalktım ve çıktım evden. Bulunduğum semt Eryaman'ı andırıyordu, sessiz sakin ve yeşildi. Tabi pazarın o saatinde ne gibi bir atraksiyon olabilir:) Yolda 5-6 kişiye sorarak metro istasyonuna 20 dakikada vardım yürüyerek. Bu arada kimse ingilizce bilmiyor. İşaret diliyle ve elimdeki haritayla anlaşıyoruz. Sonra marketten ekmek ve peynir alıp hostele gittim. Kahvaltımızı yaptık süperdi.

Sonrasında Prag'ı keşfe çıktık. Önce saat kulesinin olduğu meydana doğru yürüdük, hafif yağmur çiseliyordu. Saat 11:00 de saat kulesinin başında bir sürü insanla birlikte çoğu kişinin ellerinde şemsiyeler hayranlıkla saatin çalışını izledik, sonrasında kulenin tepesinde çalınan trompeti dinledik. Bize göre gösteri onların rutini olan bu enfes olayı alkışladık. Çok güzeldi. Sonra yağmur artmaya başladı ama biz yürümeye devam ediyorduk. Köprüyü geçtikten sonra kuytu bir yerde yaptığımız sandviçleri meyve suyumuzla yedik. Gönül baya ıslanmıştı bu arada yağmurdan. Orada bir şeyler yerken biraz kurudu. Onun üzerine giyecek birşeyler ararken girdiğimiz hediyelik eşya dükkanlarında Gönül ısındı. Sonra gözümüze biranın 29czk olduğu bir yer kestirdik dönüşte oturmak için. Bir önceki akşam Gönül ve Evren ben Kristina'ya gittiğimde  denemişler çok güzel olduğunu söylemişlerdi. Ben de denemek için sabırsızlanıyordum. Charles köprüsünden karşıya geçyikten sonra kale ve civarını gezdik. Kaleden şehir manzarası çok güzeldi.
Evler çok canlı ve şirin görünüyordu. Sıra yemek yemedeydi.Yemek için giderken seçtiğimiz mekana gittik. Baya eski bir yerdi, tarihini hatırlayamadım şimdi. Burada çek yemeklerinden deneyelim dedik.  3 farklı yemek aldık birbirimizinkinden denemek için, bana gelen yemek güzeldi, etin yanında lahana salatası vardı onun içinde de domuz eti varmış pembe pembe afiyetle yedim:) Böylelikle ilk domuz etimi de yemiş oldum. Gönül'ün yemeğinin sosu tatlıydı, bifteğinin üzerinde de krem şanti vardı.Genel olarak fena değildi ama karnımız doydu. tabi esas önemli konumuz biraydı ve oldukça iyiydi. Bir bira içtim ve beni çarptı:) hafif çakırkeyf oldum.

Sonrasında azcık leyla gezdim, çok değil ama azcık:) Tabi yorgunluğunda etkisi vardı. Buradan sonra 1499 yılında yapılan ilk birahaneye gittik. İçeriden aynı filmlerdeki gibi akardiyon sesleri geliyordu, insanlar bira içiyorlardı. Hala birahane olarak kullanılıyormuş. Burada da bira içmek canımız çekti ama amaçtan sapacaktık o sebepten oturmadık.
Sonrasında yahudi mahallesini gezdik. Ortam birdenbire acayip değişti. Mağazalar çok şıktı ve muhitin zengin olduğu her halinden belliydi. Yahudi lokantası gördük burada da yemek yemek isterdim. Sonrasında adaya gittik ve en son pilimiz bitince eski kent meydanına geri döndük ve ayakkabıları çıkarıp oturduk. Ohh bee dedik.
 Biz oturduktan hemen sonra bir adam tekerlekli sandalyedeki bir adamı sürükleyerek geldi yanımızdaki banka oturdu. Tipi ilginçti, üstü başı dağınık, dilenci desen dilenci değil, değişik biriydi. Sonrasında yanlarına bir kadın ve bir adam gelip gitti. Kendi aralarında çekçe konuşup gittiler. Sanki çete gibi gözüküyorlardı, tekerlikli sandalyeyi sürükleyen adam da ele başı gibi görünüyordu.  Sonrasında bu adam bizden özür diledi, tekerlekli sandalye hafif önümüzde duruyordu onun için. Sorun olmadığını söyledik. Sonra Italino dedi bize, Turkish dedik. Anlamadı, sonra başladı ülkeleri saymaya Finnish, Swish.... Bu arada Evren ve Gönül yavaştan gerilmeye başladı ve dialogtan koptular adam anlatmaya çalışıyor birşeyler ve anlamaya çalışıyor ama nafile ingilizce bilmiyor. Ben de sustum ama yok hala devam ediyor. Ekip iyice gerildi. Bu arada adam eline yavru köpek aldı, onu gösteriyor beni gösteriyor baby demeye başladı. Sonra beni işaret etti bekle dedi ve bir yere gitti. Bir baktım arkadaki parktan çiçek koparıp gelmiş. Onu verdi bana, teşekkür ettim ve kalkıp gittik. 

Son kez köprüye yürüyelim dedik son son bir görelim diye. Tabi Prag'a doymak mümkün değil. Bence Prag'da en az bir hafta kalınmalı. Gündüz geniş geniş gezip, güzel bir akşam yemeği sonrası mutlaka bale, opera gibi sanatsal bir etkinliğe katılmak gerekir. Tadı ancak böyle çıkar gibi geldi. 

Şimdiye kadar beni en çok etkileyen şeylerden biri de sokak gösterileri oldu. Yolda yürüyorsun birden bire karşına müzik çalan bir ekip çıkıyor, atmosfer değişiyor aniden. 

Gönül ve Evren'nin bir önceki gün pizza yediği restorana gittik saat kulesinin hemen yanında. Pizza süperdi. sabahtan hostelden çıkış yaptığımız için çantaları emanete vermiştik. 23:00 a kadar onları almamız gerekiyordu. 22:30 da kalktık çantalarımızı aldık ve 00:04 trenimizi beklemeye koyulduk. Bu arada yorgunluktan ölüyoruz, neyse ki yataklı vagon aldığımız için uyuyacağımızı düşünüp dinleyeceğimizi hayal ediyoruz. Tabi bir yandan da oda arkadaşımızın kim olacağına dair geyikler yapıyoruz. 23.30 gibi tren geldi gittik, gittik ki ne görelim, bir oda arkadaşımız değil 3 oda arkadaşımız var!!! Neyse ki oda arkadaşlarımız çekik gözlü asyalı kardeşlerimizdi, çocuklar iyiydi de oda minicikti odanın küçüklüğünü görünce daraldım ben. Dedim yatamam burada çok zor. Çantayı nereye koydan nasıl yatcam? Aaaaaaa çığlık atasım geldi. Gönül yan odadaki insanların çantalarını yataklarının başucuna koyduğunu görmüş, işe öyle başladık çantaları koyduk. Görevli çarşaf battaniye getirdi onları serdik. Sonrasında ben yatağa yatmayı başardım, yatakta oturmak mümkün değil iki büklüm durabiliyorsun. Görevliye iki büklüm şekilde biletleri uzattım. Kontrol için biletleri aldı sabah 07:00 de getireceğini söyledi. Şimdi benim problemim kapının kapalı olması idi. zaten oda küçücük üzerime geliyordu her şey, neyse ki oda arkadaşlarımızı kapının açık olması konusunda ikna ettim. sonra baktım olmayacak kapı açık olunca da çok gürültü oluyor sonrasında kapattık kapıyı. Sonrasında bir kafamı koyduğumu bir de sabahın olduğunu hatırlıyorum.

5 Temmuz 2011 Salı

Amsterdam-Berlin-Prag treni

11.Haziran.2011

7:04'de Amsterdam'dan trene bindik, Duisburg'a 09:05'de geldik. Tren garına indik, aktarma yapmak için 1 saatlik bekleme süremiz vardı. Havada oldukça soğuktu, sıcak su alıp çorba içelim dedik. Tren garında ingilizce konuşan kimse bulamadık.  Ümitsiz bir şekilde yukarı trene bakmak için çıktığımızda "yardımcı olabilir miyim" diye bir ses duyduk. Türk bir amcamız orda çalışıyormuş. Ondan sıcak ne demekmiş öğrendik heiss. Babamın bana öğrettiği Almacayla cümlemiz tamamlandı: "geben sie eine heis wasser?" dedik sonra parmakla da 3 ü işaret edince 3 sıcak suyu 1 euro ya aldık.Çorba baya iyi geldi. Sonra 10:05 de Duisburg'dan bindik. 14:32 de Berlin'de olmamız gerekiyordu. Tren 4 dk. gecikti,Prag'a giden diğer tren 14:48 deydi. Biraz heyecanlıydı geçişi kaçırmamak için telaşlandık. Ama yetiştik:) Şimdi Berlin prag trenindeyiz. Manzara oldukça güzel, kompartmanlı trenle gidiyoruz. Sadece 3 müz varız öncesinde tuhaf bir amca vardı, beden dilimizle onu kendimizden uzaklaştırdık:) nihahah yaşasın kötülük!

Bugün 3 ülke gördük: Hollanda, Almanya ve Çek Cumhuriyeti. Az önce de kompartmanda bir priz keşfettik, çok sevindik. Su ısıttık ve kahvemizi içtik. Birşeyler atıştırdık. Tam su ısıtırken görevli geldi, biletlerimizi sordu ve ingilizce konuşuyordu. Sonunda ingilizce konuşan biriyle karşılaştık:) Adam baya sevimliydi. Ben de kahve isterim dedi Türk olduğumuzu öğrenince binbir geceyi izlediğini söyledi:)




Çek cumhuriyetine girince mimari tamamen değişti. manzara çok güzel.

                                        
Ve 19:30 gibi Pragdayız...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Amsterdam

9-10 Haziran 2011

İstanbul'dan 3 saatlik uçak yolculuğu sonrası Amsterdam'a geldik. Pasaport kontrolünden geçerken Polis dedi: Neden geldiniz? dedik gezcez biz Amsterdam'ı:) Bize, otel reservasyonlarını (neyse ki çıktıları yanımızdaydı), yanımızda ne kadar para olduğu herhangi bir resmi belge istemeden sözlü olarak sordu. Zaten görevlinin de hadi hemen cevap verin de geçin der gibi bir hali vardı. Amsterdam'a resmi olarak da giriş yapmış olduk böylece, çantalarımızı sırtlandıktan sonra sıra geldi merkeze tren istasyonuna gitmeye . Metroya ya da trene binmek için etrafımızdaki tabelalara bakınırken bilet alınan otomatik makinelerden biri gözümüze çarptı. Başladık karıştırmaya nedir, nasıldır anlamaya çalışıyoruz. Bu esnada birisi bize yardım edebileceğini söyledi. Bozukluğumuz olmadığı için kredi kartımızla biletleri aldık. Bu otomatik makinelerle de böylece tanışmıştık olduk. Tren garında indik, ilk yapacağımız iş bundan sonraki tren rezervasyonlarıydı. Uluslarası bilet ofisini bulduk başladık sıramızı beklemeye. İyi az sıra var deyip sevinirken bir baktık insanlar yarım saat kalıyorlar. Çünkü bizim buraya gelmeden yaptığımız işi onlar şimdi bilgisayar başında görevliyle yapıyorlar gideceklere yerlere karar veriyorlar. Çalışan görevlinin sabrı beni oldukça şaşırttı. Neyse sıra bize geldi, muhteşem planımızı gururla görevliye uzatırken, ilk şoku Berlin treninde yer kalmadığını öğrendiğimizde yaşadık:S Şimdi napcaktık, sonra anladık neden uzun süre beklediklerini insanların:) O zaman Berlin'i geçip direk Prag'a gidelim dedik. Amsterdam'da 1 gün daha fazla kalacaktık. Bu durumda yapacak çok da birşey yoktu. Sonra zorla bir de Prag Budapeşte rezervasyonumuzu da burda yaptırdık. Sonrasında, Gönül ve Evren'nin kalacağı hostele doğru yürümeye başladık, yürümek oldukça keyifliydi. Yeni yerler görmenin de heyecanıyla,hemen makinalara sarılıp bir çöplüğün yanında ilk fotoğraflarımızı çektirdik:)

Eşyaları bırakıp hostelde Ayşe teyze sponsorluğunda birşeyler atıştırdıktan sonra attık kendimizi sokaklara. Elimzideki haritalarla kendimize bir rota belirlyeip başladık yürümeye. Ve burda iki gün geçirmenin de rahatlığı da vardı artık. Amsterdam'da beni en çok etkileyene şey kanallar, bisikletliler ve çiçekler oldu. İnsanlar kaç yaşında hangi koşullarda, hangi kıyafetle olursa olsun bisiklet kullanıyorlar. Tabi bisiklet yolları öncelikle bizi baya bir affallattı. Bisiklete hürmet etmeye alışkın olmadığımız için bisiklet yollarını unutup orda yürümeye başlıyorduk. Bir zil sesiyle kendimize geliyorduk sonrasında:) Sessiz sakin arka sokaklarda baya bir yürüdük, Jordan bölgesi çok güzeldi ve sessiz de turistlerin çok fazla uğramadığı genelde Amsterdam yirlisinin yaşadığı bir bölgeymiş. Bazı insanların neden turistlerin uğradığı yerleri çok tercih etmediğini de burda çok iyi anladım.


 Merkeze geldiğimizde zaten her yer kafayı bulmuş turistlerle dolu. Coffe shoplar, sex shoplar ve red light streetin turizm materyali haline geldiği bir memleket. Turizm öğesi olarak bunları göreceğim aklıma gelmezdi. Bir çok yerde yasak olduğu için gizli saklı yapılan şeylerin burda alenen görmek, evet ya işte bu herşey özgürleşmeli fikri uyandırmadı ben de. Biraz tuhaf geldi herşeyin alenen yapılması. Bilmiyorum hangisi doğru??? 

Akşam olmadan zaten benim kalacağım evi bulmuştuk. Singel caddesinde kanal kenarında şirin bir ev:)) Tabi görünce şok olduk, yeri süperdi.

Tabi bu arada hala hava kararmadı saat 21:00 gibi Gönül ve Evren hosteline gittiler ben de Singel'deki şirin evime:) Evin yeri merkeze 5 dakika yürüme mesafesindeydi. Evin önüne gittiğimde Madda çöpü atmak için dışarı çıkmıştı. Fotoğraflardan tanıdığım için hemen atladım. Selam ben Elçin diyerek:)) Sonrasında eve girdik, ev 1 oda girince var, 1 oda da aşağıda var. Yukarda mutfakla bir oda, aşağıda da yatak odası ve banyo ve tuvalet var. Oldukça şirin bir ev ama penceresi yok. Marco işte olduğu için onunla tanışamadım. Madda'ya baya bir konuştuk, çok şirin biriydi. Amsterdam'da bir italyan olmanın nasıl birşey olduğunu anladım:) Onlarda Amsterdamlıları oldukça soğuk ve donuk buluyordu. Burda 2 yıldır yaşıyorlarmış ama gene ülke değiştirmeyi düşündüklerini söylediler. Ayrıca Madda ile Türk ve İtalyan kültürlerinden konuşurken baya bir ortak nokta bulduk. İtalya'da eski insanların nazara inandıklarını ve bunun için kırmızı biber astıklarını söyledi. Ayrıca evdeki kilimde beni benden aldı:) Ayrıca Amsterdam'daki turizm anlayışıyla ilgili de konuştuk. Genelde buraya İnglizlerin çok fazla geldiğini içmek ve red light street için. Özel olarak bekarlığa veda partilerini yapmak için buraya geliyorlarmış. Hollandalıların 18 yaşındayken otlardan denediklerini sonrasında devam edenin çok olmadığını ve bu konuda iyi eğitildiklerini söyledi. Cemre'ye benzettim Madda'yı oldukça mütevazi ve beni rahat ettirmek için elinden geleni yaptı eksik olmasın. 


 Ertesi gün de sabah Madda da erken kalkmıştı benimle birlikte, bana kahvaltı hazırladı. Sonrasında 10:00 gibi ekiple buluştuk. Asıl görevimiz olan yürümeye başladık. Bugün için biraz daha şehir dışında biryerlere gidelim dedik, çünkü 1 gün içinde merkezi bitirmiştik. Vondelpark'a doğru yürüyeşe başladık. Vondelpark gerçekten çok güzel, huzurlu ve dinlendiriciydi. Oraya vardığımızda çimlere yatıp, dinlendik birşeyler atıştırdık. 



Bir gün öncesinden Madda ile dışarda bir yerde buluşmak için sözleşmiştik. Talia diye italyanların açtığı bir restoran varmış. Bana onların CS den gelen insanlara yardımcı olduklarını ve arası sıra orada CS meetinglerinin düzenlendiğini söyledi. Gönül ve Evren' e de söyledim onlar da geldi. Biz oraya gittiğimizde Madda henüz gelmemişti. İlginç bir yerdi, alt katında birileri müzik yapıyordu. Girişte büfe ve internet vardı. Biz hemen internete saldırdık ve işlerimizi hallettik. Gönül ve Evren ortamı çok sevmediler, gittiler. Ben de Madda yı beklemeye başladım. Buranın sahibiyle biraz konuştum. Burada sattıkları pizza ve makarnaları kendileri yapıyorlarmış. Madda gelince şöyle bir baktı çok da kalabalık olmadığını söyledi ve biz de çok kalmadan ayrıldık. Ertesi gün sabah tren için sabah oldukça erken bir vakitte evden ayrıldım, Madda'yla vedalaşarak evden ayrıldım.