22 Ağustos 2011 Pazartesi

Budapeşte

13 Haziran 2011
Budapeşte' de "Keleti pu" da yani daha doğrusu keleti istasyonunda indik. Uzunca bir süre anlatım bozukluğu yaparak "keleti pu" ya da "deli pu" diye insanlara sorsak da sonrasında doğrusunu öğrendik. Pu macarcada istasyon demekmiş:) ama şu baya bir eğlenceli oluyordu: "deli deli puu deli deli puu...":)) Öncesinde trenle Çinli çocukla Budapeşte' yle ilgili konuşmuştuk, bize bir günün yetmeyeceğini söylemişti. Her yerde herkesin söylediği gibi:) Sen geç bunları kardeş bize bilgi ver dedik:) O esnada ona Deli istasyonuna nasıl gideceğimizi sordu Gönül, dönüş istasyonunun orası olduğunu düşünerek. Nasıl gidileceğini öğrendik. Budapeşte tren garında keleti istasyonunda indik. İlginçtir, Budapeşte' yle ilgili ilk izlenimimiz çok iyi değildi. Avrupa kentinden ziyade Türkiye'yi andırıyordu. Gar bakımsızdı, bizim eski terminalleri andırıyordu. Sonrasında Keleti istasyonunda Deli'ye nasıl gideceğimizi bulduk. Metro istasyonundaki haritalar işimizi baya kolaylaştırdı. Ama Budapeşte metro istasyonundaki yürüyen merdivenler bizi bitirdi, oldukça devasaydı, Tuna nehrinin altından geçtiği için metro için baya bir iniyorsun, haliyle yürüyen merdivenlerde dik, gürültülü, alçak tavanlı ve hızlıydı. Hafiften korku filmini andırıyordu:)


Deli 'ye geldikten sonra otomatik bagaj bulduk. Aldığımız forintlerle 600 forint kağıt paralarımızı bir büfeden madeni paraya çevirttikten sonra, sonrasında bagajımızı kilitledik.


En son dönüşümüzü garantilemek için bir de görevliye sorayım dedim. Viyana trenimiz bu istasyondan mı kalkacak diye. Bizim tren bu istasyondan kalkmıyormuş, bizim geldiğimiz Keleti 'den kalkıyormuş. Hafif bir hayal kırıklığı sonrası toparlandık, şehri gezmek için zaten bu istasyona gelecektik, eşyalarımızı da gezdirmiş olduk deyip kendimizi avuttuk. Haritalarımız ellerimizde düştük yollara. O sabah ben baya bir kötüydüm, resmen Budapeşte gezimizi çok net hatırlamıyorum. Trende uyumanın verdiği bir yorgunluk vardı. Evrenle ben dökülürken, Gönül bizi toparlamaya çalışıyordu. Bir de şehre ilk girdiğimiz yerler çok iç açıcı değildi. Her ne kadar aşağıdaki fotoğrafta gülümser pozlar versek de dökülüyoruz..

Buda'dan başladık şehri gezmeye, kaleye çıkınca ve oradan Peşte'ye geçince şehrin güzelliğinin tadına vardık. Deli 'den ilk çıkınca harita ile kaleye gidiş yolunu çözmeye çalışırken bir amca "zayıf ingilizcemle size yardım edebilirm diye yaklaştı", cevabını bildiğimiz soruyu bu kibar davranış üzerine tekrar sorduk, kaleye nereden gidebiliriz? :)) Kaleye çıkmak oldukça yorucuydu. Ama kaleden Tuna nehrinin manzarası buna değdi ve yorgunluğumuzu aldı.

Klasik magnet arayışına burada da girdik. Sonrasında aşağıya Peşte'de yerine getirmek üzere bu görevi erteledik. Kalede gördüğüm mimari bizimkisine oldukça benziyordu. Tabi tarihçi olmadığım ve konuyla ilgili okumadığım için detayları bilmiyorum. Ama macarların savaşçı bir toplum oldukları heykellerinden ve yapılarından kolaylıkla anlaşılıyordu. Kaleden sonra köprüden Tuna nehrini izledik. Devasa ve dalgalıydı. Sonrasında Peşte'ye gittik.


Peşte'de de trafiğe kapalı alışveriş merkezlerinin ve cafelerin olduğu caddeler vardı. Binalar oldukça eskiydi ama Prag'daki gibi özenli korunmamıştı.  Şehri gezdikten sonra magnetlerimizi aldık ve market aramaya başladık. Ama bütün marketler kapalıydı ve kapılarında "zarva" yazıyordu. Nedir bu zarva? Acaba "camiye gittim hemen döncem" mi demek diye epey bir düşündükten sonra marketin önünde karşılaştığımız bir çift kapalı demek olduğunu ve dini tatillerinin olduğunu söyledi. Bize ileride açık olan bir marketi tarif ettiler. Marketten alışverişimizi yaptıktan sonra, günün anlam ve önemine uygun olarak kilisenin önünde vaaz veren rahip amca ve abileri gördük. Saat 14:00 da acaba 15:00 trenine binip gitsek mi diye düşündükten sonra yetişmek için koşturmayalım diye vazgeçtik. Sonra Peşte 'de meydanda bir parka oturduk, ayakkabıları çıkarıp, bulduğumuz açık marketten aldığımız nevalelerle sandviçlerimizi yaptık ve afiyetle yedik:))  Ben de ancak Peşte'ye geçince kendime gelebildim.  Sonrasında 17:00 trenine bindik ve Budapeşte sayfasını da kapattık. Veeee Budapeşte'den 3,5 saat sonra Viyana kapılarına dayandık:)

13 Ağustos 2011 Cumartesi

A Clockwork Orange

Film izlemek beni genelde kendime getirir, başka dünyalara götürür, düşündürür. Filmlerde beni en çok etkileyen şey filmin orijinalliğidir. Derdini direk değil de farklı yollardan anlatması ve içindeki gizemi çözmeye çalışmamdır.
Bu akşam Cemre ve Ali'yle hoşbeş ettikten sonra 00:00 da yarım kalan "a clockwork orange" filmini izlemeye devam ettim. Filme ilk başladığımda çok ilginç bir şeyler olduğunu sezmiş ama adlandıramamıştım ve filmin nereye gideceği hakkında herhangi bir öngörüde bulunamamıştım.


Film bittiğinde doktora ders aşamasında aldığım ve bir ay boyunca kafaya taktığım kümeler teorisindeki problemleri çözerken ki gibi kıskaçtaydım. Daraldım, içim acıdı ve korktum. 

İlk dikkatimi çeken filmde ilginç ve farklı bir ritm vardı. Bunun bir anlamı olmalıydı. Hayatın bir ritmi vardır, çoğu filmde o kullanılır. Filmin konusu maceraysa ritim ona göredir, komedi ise ona göre, yavaş akıyorsa İran filmlerinde olduğu gibi daha huzurludur. Ama bunların hepsinin gerçek hayatta bir karşılığı vardır. Bu filmin ritminin gerçek hayatta bir karşılığı yoktu. Kabuslardaki ritmin aynısıydı, rüya ya da ütopya gibiydi. Filmin konusunu düşündüğümüz de o da kabus niteliğinde bir ütopyaydı.

Filmin sorguladığı etik değerler beni düşündüren konulardan biriydi. Ceza nedir? Suç nedir? Suçlu kimdir? Suçlu kişi hapishaneye cezasını çekmek için mi girer yoksa topluma kazandırılmak için mi? Suçlunun gerçekten ceza çekmesini istiyor muyuz? Böyle bir durumda biz daha huzurlu kişi daha mı iyi olacak? İyi nedir? Kötü nedir? Bu filmde bu sorular oldukça iyi bir şekilde işlenmiş. Filmde beni etkileyen diğer bir konu ise soruların işlenmesi. Film, cevapları size bırakıyor ve sizi sorularla baş başa bırakıyor.

İnsanlar hapishaneye neden giriyorlar? Cezalandırılmak için mi? Topluma kazandırılmak için mi?
Eğer amaç topluma kazandırılmaksa, onu köpek gibi eğitip kötü yönlerini yok etmek mi  gerek bu filmde olduğu gibi ya da iyi ve kötü bir aradayken sapkın seçimlerinden uzaklaştırmak mı? Filmde insanın içindeki kötü yönlerinin törpülendiği takdirde onun insanlıktan uzaklaştığını net bir şekilde görüyoruz. Ve aslında belli bir aşamadan sonra suçlu, insandan ziyade "politik bir araç" haline geliyor. Politikacıların kendi prestijlerini korumak için kullandığı bir ŞEY oluyor. 

Aslında filmde bilişsel teorilerin yetersizliğini de görüyoruz. Suçlunun kötü yönlerini yok edip günlük yaşamın içine bırakıyorlar. Ama bu kişi izole bir hayat sürmüyor, öncesinde acı çektirdiği insanlarla karşılaşıyor. İlk başta ailesi, arkadaşları ve hayatını mahvettiği aileler. Kişide her ne kadar kötü yönler yok edilse de bu kişilerle karşılaştığında aslında bir çözüm olmadığı açık ve net bir şekilde görülüyor. Çünkü bu insanlarla etkileşime giriyor, insanların tepkilerine nefes darlığı veya mide bulantısı ile cevap vermesi suçlu kişinin izole bir hayat için hazırlandığı ortaya çıkıyor. Ama hayat etkileşim ve iletişimle devam ediyor ve problemler ancak içinde var olduğu ortam ile ele alındığında daha gerçekçi çözümler elde edilebileceği görülüyor. Psikolojide bilişsel teorilerden sosyal kültürel teorilere geçiş de bu şekilde olmuştur diye düşünüyorum.