Budapeşte' de "Keleti pu" da yani daha doğrusu keleti istasyonunda indik. Uzunca bir süre anlatım bozukluğu yaparak "keleti pu" ya da "deli pu" diye insanlara sorsak da sonrasında doğrusunu öğrendik. Pu macarcada istasyon demekmiş:) ama şu baya bir eğlenceli oluyordu: "deli deli puu deli deli puu...":)) Öncesinde trenle Çinli çocukla Budapeşte' yle ilgili konuşmuştuk, bize bir günün yetmeyeceğini söylemişti. Her yerde herkesin söylediği gibi:) Sen geç bunları kardeş bize bilgi ver dedik:) O esnada ona Deli istasyonuna nasıl gideceğimizi sordu Gönül, dönüş istasyonunun orası olduğunu düşünerek. Nasıl gidileceğini öğrendik. Budapeşte tren garında keleti istasyonunda indik. İlginçtir, Budapeşte' yle ilgili ilk izlenimimiz çok iyi değildi. Avrupa kentinden ziyade Türkiye'yi andırıyordu. Gar bakımsızdı, bizim eski terminalleri andırıyordu. Sonrasında Keleti istasyonunda Deli'ye nasıl gideceğimizi bulduk. Metro istasyonundaki haritalar işimizi baya kolaylaştırdı. Ama Budapeşte metro istasyonundaki yürüyen merdivenler bizi bitirdi, oldukça devasaydı, Tuna nehrinin altından geçtiği için metro için baya bir iniyorsun, haliyle yürüyen merdivenlerde dik, gürültülü, alçak tavanlı ve hızlıydı. Hafiften korku filmini andırıyordu:)
En son dönüşümüzü garantilemek için bir de görevliye sorayım dedim. Viyana trenimiz bu istasyondan mı kalkacak diye. Bizim tren bu istasyondan kalkmıyormuş, bizim geldiğimiz Keleti 'den kalkıyormuş. Hafif bir hayal kırıklığı sonrası toparlandık, şehri gezmek için zaten bu istasyona gelecektik, eşyalarımızı da gezdirmiş olduk deyip kendimizi avuttuk. Haritalarımız ellerimizde düştük yollara. O sabah ben baya bir kötüydüm, resmen Budapeşte gezimizi çok net hatırlamıyorum. Trende uyumanın verdiği bir yorgunluk vardı. Evrenle ben dökülürken, Gönül bizi toparlamaya çalışıyordu. Bir de şehre ilk girdiğimiz yerler çok iç açıcı değildi. Her ne kadar aşağıdaki fotoğrafta gülümser pozlar versek de dökülüyoruz..
Buda'dan başladık şehri gezmeye, kaleye çıkınca ve oradan Peşte'ye geçince şehrin güzelliğinin tadına vardık. Deli 'den ilk çıkınca harita ile kaleye gidiş yolunu çözmeye çalışırken bir amca "zayıf ingilizcemle size yardım edebilirm diye yaklaştı", cevabını bildiğimiz soruyu bu kibar davranış üzerine tekrar sorduk, kaleye nereden gidebiliriz? :)) Kaleye çıkmak oldukça yorucuydu. Ama kaleden Tuna nehrinin manzarası buna değdi ve yorgunluğumuzu aldı.
Klasik magnet arayışına burada da girdik. Sonrasında aşağıya Peşte'de yerine getirmek üzere bu görevi erteledik. Kalede gördüğüm mimari bizimkisine oldukça benziyordu. Tabi tarihçi olmadığım ve konuyla ilgili okumadığım için detayları bilmiyorum. Ama macarların savaşçı bir toplum oldukları heykellerinden ve yapılarından kolaylıkla anlaşılıyordu. Kaleden sonra köprüden Tuna nehrini izledik. Devasa ve dalgalıydı. Sonrasında Peşte'ye gittik.
Peşte'de de trafiğe kapalı alışveriş merkezlerinin ve cafelerin olduğu caddeler vardı. Binalar oldukça eskiydi ama Prag'daki gibi özenli korunmamıştı. Şehri gezdikten sonra magnetlerimizi aldık ve market aramaya başladık. Ama bütün marketler kapalıydı ve kapılarında "zarva" yazıyordu. Nedir bu zarva? Acaba "camiye gittim hemen döncem" mi demek diye epey bir düşündükten sonra marketin önünde karşılaştığımız bir çift kapalı demek olduğunu ve dini tatillerinin olduğunu söyledi. Bize ileride açık olan bir marketi tarif ettiler. Marketten alışverişimizi yaptıktan sonra, günün anlam ve önemine uygun olarak kilisenin önünde vaaz veren rahip amca ve abileri gördük. Saat 14:00 da acaba 15:00 trenine binip gitsek mi diye düşündükten sonra yetişmek için koşturmayalım diye vazgeçtik. Sonra Peşte 'de meydanda bir parka oturduk, ayakkabıları çıkarıp, bulduğumuz açık marketten aldığımız nevalelerle sandviçlerimizi yaptık ve afiyetle yedik:)) Ben de ancak Peşte'ye geçince kendime gelebildim. Sonrasında 17:00 trenine bindik ve Budapeşte sayfasını da kapattık. Veeee Budapeşte'den 3,5 saat sonra Viyana kapılarına dayandık:)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder